• gs ffpden kurtulmak için avrupa dan bilerek elendi

    3.
    ffp'nin sadece avrupa kupalarında oynayan takımlara tutulan bir ışık olduğunu sanan troll saçmalığı.

    ikinci şu riva arazisinin parasını yiyorlar molozluğu.
    allah dursun özbek yönetimin savundurmasın diye dua etmiştim ama hangi duam kabul oldu ki bu olsun?

    baylar, bayanlar, romalılar..

    dursun özbek yönetimi peşkeşçi bir yönetimdir.
    oraya gelme sebebi, kulübün taşınmazlarının el değiştirirken günümüzün siyasi konjonktürüne uygun olarak pay edilmesidir. bugün, arsan varsa onu değerlendirmek istiyorsan bazı inşaat grupları ile iş yapmadan izinleri alamıyorsun. öyle bir ülke olduk artık biz..

    dursun bey'de ünal aysal'ın projesini devlet ile yaparak bazı verilmeyen, iptal edilmek istenen izinlerin alınıp, arsaların değerlendirilmesini sağladı. bu arsa satışından gelen para temlik edilmiş gelirlerlerin kullanılması için borçlu bankaya ödendi. ilk etap ödeme ile stat gelirler, reklam ve sponsorluk gelirleri ve yayın gelirlerinin galatasaray kullanabilir hale geldi.

    yani 35 bin kombine ve 3 yıllık satışa çıkan loca parasını yiyor yönetim.

    riva parası değil.
    zaten riva'dan gelen para direkt borçlara gidiyor. galatasaray bugün faiz ödemediği takdirde, sabah akşam komisyon bile yese liseliler kar edebliecek bir şirket. konu bu kadar.
    4 -1 ... prif
  • galatasaray

    18857.
    şu beşiktaş taraftarına acayip tavım.

    diyor ki adam her gelen adam on bire yazılıyor.
    birbirini tanıyan kaç oyuncu var??

    şimdi dingil demek istemiyorum ama diyeceğim.
    2015-2016 sezonu beşiktaş on birinde kimler transfer edilmiş. kimler iki senedir elde tutuluyormuş ve birbirini tanımayan bu takım nasıl şampiyon olmuş??

    transferler ;

    marcelo, rodolfo, tosic, beck, sosa, quarasma

    kim varmış takımda,

    tolga, oğuzhan, atiba, olcay

    yani yetmiş beşiktaş, on birine 6 oyuncu almış. şenol güneş'de o sezon gelmiş.
    yani elindeki oyuncularda aslında sistemi bilmiyormuş.. bu durumda beşiktaş'ın şampiyon olması için iki sene beklemesi lazım. nihayetinde yepyeni takım... ama ne olmuş şampiyon olmuş. peki nasıl?

    onuda bana sormayın artık!

    bu demek değildir tabi ki tudor bu takımı şampiyon yapacak.
    mümkün değil. sadece sıfır kurulan takımların böyle salak salak şeylerle "yok olamaz, adam olmaları iki seneyi bulur" gibi cahilik akan mevzulara girilmesini istemiyorum hepsi bu.
    6 -1 ... prif
  • julia ormond

    6.
    gençliği, dünya tarihinin gördüğün en güzel kadındır.
    daha güzeli gelmedi gelmeyecek..
    1 ... prif
  • eski sevgilinin evlenmesi

    634.
    düğünlerden nefret ederim.

    bana çok yapmacık geliyor.
    o geceden sonra çok pis dedikodu dönecek bir kere.
    yok "gelinin abisini gördün mü ne içmiş öyle?! ",
    yok "damadın amcası gelmemiş, küslermiş galiba " filan...
    bir ton salak saçma muhabbet için dünyanın parasını harcamak pek aklıma yatmıyor.
    dahası, eş, dost, akraba ve aileler... hiç birin asla ama asla mutlu edemezsin. hepsi mutlaka düğün ile ilgili bir sorun bulur.. birinin istediğini diğeri istemez, diğerinin beğendiği ötekine demode gelir vesaire...

    kısacası benden uzak olsun derim hep.
    derimde öyle olmadı işte...

    bir kaç ay evvel kapım çalındığında, o kapıdaki dürbün denen meretten bakarken
    " ay ben şok " nidaları ile bayılmak üzereydim. çünkü kapıma gelen eski sevgilimdi.
    " ben yıllar sonra hatasını anladı " demek diye kasılarak açtım kapıyı.

    " oooo kimler gelmiş kimler gelmiş "

    diyerek karşıladım. yüzündeki gülümsemeyi bugün bile unutmam.
    " içeri girebilir miyim? " dedi. " elbette " diye karşılık verdim, " yeni çay demledim içer misin? " diye ekledim.
    " çok iyi olur " dedi. ben mutfakta bağıra bağıra " eeee hangi rüzgar attı seni " dedim. " hayırlı bir işi için geldim " dedi...

    elimdeki bardaklar bir yer değiştirdi.
    çayı önüne bırakıp " hayırlı iş? " dedim...
    " senden ayrıldıktan sonra işi değiştirdim, şehir değiştirdim, o kadar bunalmıştım " dedi.
    artık nasıl bıktırdıysak birbirimizi. böyle oluyor ama. bazen çok zorluyorsun. yürümeyeceğini bile bile devam etmeye çalışıyorsun. sonra iki taraf birden öyle sıkılıyor ki boğuluyorsun.. "biliyorum" dedim. "neyse" diye devam etti.
    "sonra biri ile tanıştım. senin arkadaşın olduğunu sonradan öğrendim " dedi.

    " benim arkadaşım? "

    "evet, evet. aynı liseye gitmişsiniz. çilli murat diyormuşsunuz hatta" dedi.
    benden istemsiz bir " heeeeeee o murat mııııı? " nidası çıktı ki sonra kendi kendime güldüm.
    o sırada çantasından bir zarf çıkarttı.

    "bu ne?" dedim.

    "düğün davetiyem. nikah şahidim olmanı istiyorum" dedi.
    "haaasssssiiikkktirrrr" dedim. evet, evet dedim bunu. hemde yüzüne. kendimi işler güçlerdeki ahmet kural gibi hissettim...

    ilgili sahne için ;

    https://www.youtube.com/watch?v=g4JmJ6ZqJNI+

    sonra dayanamadım " bi siktir git ayşe " dedim...
    nasıl dayanayım lan!! hayır zerre bir şey beslemiyorum ona karşı, umurumda da değil evlenmesi ama good luck chuck'ta ki çarli muamelesi görmekten de hoşnut değilim.

    ne lan o ayrıca... ne zaman how i met your mother kıvamına geldik.
    sırada ne var? o kadar avrupalı olamadım henüz.

    "olmaz öyle şey" dedikçe inatla ısrarla ikna etti beni.

    şu an hala nasıl ikna olduğumu bilmiyorum, hatırlamıyorum, en son benim çayımı karıştırıyordu "lan yoksaa" ...

    her neyse, hayatımda ilk defa takım elbise giydim.
    giymem dedim "ben alıcam sana" dedi. ulan insan eski sevgilisi nikah şahidi olsun diye bu kadar uğraşmaz ki...
    damat geldi yanımıza. bu arada çilli murat lakabı yüzündeki çillerden dolayı değildi. biz o adamla basketbol takımındaydık. arkadaşın vücudu çilliydi, yüzü değil...

    murat gelip "hey aslanım benim be" deyince, "tamam amk bunlar benim böbrekleri kesin birine sattılar düğün parasını çıkartacaklar" diye düşünerek, bir şey yiyip içmemem gerektiğini kendimi tembihledim ve tam on saat boyunca aç gezdim.
    imzayı atıp "şahidim amk" dedikten sonra tantuniciye gittim. üç dürüm, iki de ayran gömdüm ...

    en acısı ne biliyor musunuz?
    düğün fotoğrafları sosyal medyaya düşünce başıma gelenler.
    her arayan "olum senin ayşe değil mi o?" diye sormaları...
    lan benim ayşe diye bir şey yok amk!

    son üç gündür dünya billur geçiyor benimle.
    ayşe hanımda balayında. sefasını o cefasını ben çekiyorum.
    yok lan yok bu dünyanın adaleti yok...
    12 ... prif
  • bakire olmayan kadınla evlenmek

    1308.
    based on a true story

    özel sektörde çalışıyorsan, modern köleliği yaşıyorsun demektir.
    sabah girişlerin net olduğu ama akşam çıkışların bir türlü netleşmediği yerlerdir. günde 12 saate yakın aynı iş yerinden zaman geçirmeye başlayınca, anne ve babandan daha çok gördüğün insanlarla daha fazla samimi olmaya başlıyorsun.

    onunlar da böyle tanıştım.
    fabrika'nın yemekhanesinde.

    saçları kıvır kıvır olan, narin, nazik, kibar, tatlı bir kızdı.
    ve de bakımlı. her insan muhteşem yakışıklı ve ya güzel olamaz. ama bakımsız insandan hoşlanmam. kadın/erkek ayırmam bu konuda. saçları cezbetmişti aslında beni. marul kafalara olan zaafım çekti kendine. konuşmaya başladık. iş çıkışı buluşmaya. cumartesi mesaisi sonrası, takılmaya başladık. ve aşık olduk. sevdik.

    evlilik konusunda her zaman korkuları ve kaygıları olan benim gibi bir adam, diz çöküp evlenme teklif etti ve evet cevabını alınca da şaşırmış gibi yaptı. ben bu evlenmek teklifi işine acayip tavım. her şey bariz belli. yani aylarca evlenelim diye konuşuyorsun "muratcan, annem soruyor ne zaman isteyecekler diyor?" diye kafa ütülüyorsun sonra diz çöküp, sorunca "ay evet, evet!" diye sanki hiç beklemediğin bir şeymiş gibi yırtıyorsun kendini.. ama adettir dedik, mutlu olsun dedik yaptık.

    ailelerin tanışması, isteme, zıplama, hoplama derken nişanlandık.
    taktık parmağa yüzükleri geziyoruz. gece geç saate kadar takılıyoruz. eve bırakıp müstakbel kayınvalidem ile kayınpederimin elini öpüp yalakalık yapıyorum. küçük kardeşinin tüm "prif abi, televizyonda şunu gördüm" diye başlayan cümlelerini dinleyip onları satın alıyorsun, artık iş yerinde daha rahatsın. dedikodun yapılmıyor adamlar nişanlanmış sonuçta, derken düğüne iki ay kala alış verişe çıkıyoruz. düğün alış verişi..

    daha sonra uzun uzun anlatacağım sevgilisi olan kıza aşık olmuşluğumun olduğu, eski kız arkadaşımla beyaz eşya dükkanı içinde karşılaştık. aradan geçen yıllardan sonra eski dost gibi konuştuk. o ayrılınca yanımızdan nişanlı klasik kıskançlığını yaptı ve tribi basıp devam etti alış verişe. akşam telefonda konuşurken de "yattınız mı?" diye sordu.

    bak evlenmene yaklaşık 58 gün kalmışken böyle salakça bir soru sorulmaz.
    sorduktan sonra "aman boş ver sen başkalarıyla yatmış olabilirsin ama ben kendimi sana sakladım" diyerek laf sokulmaya çalışılmaz. daha öncede bir kaç kez buna benzer şey söyledi ben çok üstelemedim. birazda götümü kaldırıyordu bu cümle. sonunda herkes bir insanın ilk ve sonu olmak istiyor. bazen ikisini de aynı anda sahip olabiliyorsun. bazende sadece birine.. herkes ilk olmanın peşinde olduğu için son olmanın kıymetini kaçırıyor.

    bende çok üzerine düşmedim bu lafın.
    arkasını aramadım. ne demeye çalışıyor bu demedim.
    sonuçta nişanlanmış, evliliğe ilk adımı atmışız. seviyoruz birbirimizi daha ne olsun di mi?

    bir kaç şey aldık ama tamamlanmadı daha. bakılacaklar var. ufak tefekleri hallettik.

    ikinci nişan alış verişi için daha önceden konuştuğumuz gibi yine birlikte gidecektik. zaten düğün zamanı işin içine aileler girdiğinde dünya bombok bir hal alıyor. bundan uzak tutacaktık birbirimizi. tabi nişanda böyle bir şey olmadı. çok fazla bu tip şeylere takılan biri değilim ama "evde kendi aramızda bir şeyler yaparız ne olacak" diye başladı her şey...

    arkadaş evin salonu belli işte on bilemedin on beş kişi alır.
    42 kişiyi aynı odaya tıkmak nedir. nefes alamadık amk! fotoğraflara bakınca hamamda yaptık sanırsın. herkes üç kilo ter. gözlük buhar olmuş benim..

    nişanda ucuza kaçan müstakbel ikinci ailem, düğün için bin kişilik kır düğününe dikey geçiş yapması acayip canımı sıkmıştı. kim bunlar dediğimde "biz kalabalık bir aileyiz" diyorlardı sürekli. sanki aşiretler canını yandıklarım. tekirdağ'lı bir ailesin işte. tüm tekirdağ gelse düşüne kaç kişi edecek amk.

    bir konuda ne zaman canım sıkılsa, sorun yaptığım an "bakire kız alıyorsun olum boru mu?" iması alttan alta verildi.

    mesela annesi tarafından bazı itirazlarımıza "kız oğlan kız veriyoruz lütfen tartışmayalım" dendi..

    mevzuda menüdeki nusr-et... lan kişi başı 250 gr et vermek nedir allahsız?? diye itiraz edelim dedik cevap bu oldu.. yani sikilmemiş kız veriyorum sana ne istiyorsam yapacaksınız.
    yapacaksınız ki bende eşe dosta hava atıcam...

    en nefret ettiğim şeylerden biri de el sikiyle gerdeğe girmektir. borçla düğün yap, bir gece için dünyaları ver sonrasında o gece için yapılanları ödemek için 24 ay aç gez. salaklık...

    bir de tabi takılan altınları harcatmam kafası var. onun pazarlığı da yapıldı.

    "kızım, takılan altınlarla artık kendine bir araba alırsın"

    vay vay vay...
    nişan yaparken aman masraf olmasın diye "aile arasında yapalım daha iyi olur" de (ki gözüm yok allah var yukarıda) ama düğün masraflarına gelince bin kişiye 250 gr et ver... e parasını damat ödüyor zaten...
    öderiz, biz neler ödedik de bu koyuyor be kardeşim..

    iki kere abim "senin kızın o kadar etmez ablacım" diyecekti kayınvalideme, dilinin ucuna kadar geldi ama sustu.
    kardeşinin mürüvveti için yedi tüm hepsini... bir kere kenara çekip "olum emin misin bu aileye damat olmaya" diye açık açıkta sordu...

    ama seviyoruz ya! aşığız ya!! toz kondurmadım bunca yapılan şeye rağmen, ona ve ailesine!!!

    işte böyle böyle gelmiştik o mağazaya.
    birlikte halledicez dememize rağmen annesi ile gelmişti.
    bende annemi arayıp hazırlanmasını söyledim. çaktırmadan mesaj atarak. eve uğrayıp annemi alıp geçtim. madem öyle bu işi yalnız yapmayacağız o zaman savaşı başlatayım dedim..

    mağazadayız.
    daha öncede konuştuk.
    istediğimiz bir yatak odası takımı var onu almak için beyaz eşyadan kısacağız. öyle pahalı marka aramayacağız dedik... ama mağazada başka bir kız vardı sanki karşımda.

    hani küçük çocuklar bir oyuncak ister de, annesi-babası olmaz o oyuncağı almaz da alış veriş merkezini birbirine katan veletler olur ya, işte o koskoca kız tutturdu ben şunu istiyorum diye..

    tamam dedim alalım, alalım da o zaman o yatak odasından vazgeçmemiz lazım...

    "onuda istiyorum, madem bunca zaman bekledim hepsi en iyisinden olacak" dedi. bana dedi... bunca zaman bekledim dedi...

    işte bende orada kayış koptu. "lan dingil, fındık kadar sözünü yanlış anladın sen sanırım. siktirin gidin gözüm görmesin sizi elimden bir kaza çıkacak" dedim. evet, evet sesli söyledim. bağıra bağıra söyledim...

    böyle ağlamaklı bir yüz ifadesiyle giderken arkasından seslendim.

    "şştt nereye gidiyorsun yüzükleri vermeden, onlara kaç para verdim biliyor musun?" dedim. evet, evet bunu da bağıra çağıra dedim. sinirle yüzüğü çıkartıp (tek taşı ve nişan yüzüğünü) fırlattı yere. "allah belanı versin" dedi, yüzükleri almak için giderken bende "bela okuma hayvan" dedim...

    biliyorum çok çirkinleştim, biliyorum yapmamam gerekiyordu, biliyorum bir kıza böyle davranılmaz ama benimde bir sabrım var.. bir hafta sonra güllerle birlikte bir kilo ceviz yolladım.. kendini araba ile bir tutup, bana binen olmadı o yüzden pahalıyım diye bir kafayla dolaşacağına birazcık beyinin gelişsin diye ceviz ye diye kart sıkıştırdım...

    sonuçta, yüzükleri bozdurup annemle iskender yedik.
    üzerine anama güzel bir bilezik aldık. kafam rahat eve döndüm. işten hemen istifa ettim, başka bir yere geçtim. aradan biraz zaman geçti haberi geldi. malum olaydan bir hafta sonra iş yerindeki sürekli şikayet ettiği bizim patronla evleniyormuş... düğünde kır düğünü olacakmış...

    gittim hemen adağımı kestirip fakir fukaraya dağıttım.
    verilmiş sadakam varmış...
    8 ... prif
  • sesli entry

    321.
    adı sözlük diye geçen bir yerde, gerçekten salakça olan uygulama.

    sesli entry nedir allah aşkına?
    şurada iki satır yazı yazılınca "durumumuz yoktu abi okuyamadık" mallığını yapan yüzlerce, binlerce insan varken bir de şimdi sesli entry saçmalığı ile ne yazmayı, ne de okumayı teşvik ediyorsunuz.

    yapacağınızı işi..
    3 -1 ... prif
  • bursa

    3235.
    bir insan, "bende kötü anısı" var diye bir şehirden nasıl nefret eder anlayamadığım il.

    güzelim şehrin size bir şey yaptığı yok.
    nefret edeceksiniz insanlardan nefret edin.

    eski güzelliği kalmamış şehir.
    5 -2 ... prif
  • islamiyet

    91.
    nasser al-khelaifi'nin neymar için ödeyeceği bonservis bedeli 222 milyon euro.
    şu ana kadar harcadığı para 650 milyon euro neymar ile 1 milyar euro'ya merdiven dayayacak..

    afrika'da aç insanların kurtulması için gereken para 1,3 milyar dolar.
    afrika'da yaşayan 1,032 milyar insanın yüzde 70'i müslüman..

    işte böyle bir din islamiyet..

    (bkz: komşusu açken tok yatan bizden değildir)
    5 -1 ... prif
  • alvaro negredo

    42.
    alabileceği en iyi forveti aldı beşiktaş.

    top kontrolü mükemmeldir.
    sol ayağı şahanedir. golün her türlüsünü atar. oyun görüşü şahanedir. on numara gibi pas dağıtır. çakılı değildir gezer. savunmaya yerdim etmez ama çok önemli mi?

    beşiktaş şahane bir transfer yaptı.

    gomez'den bir, aboubakar'dan iki tık daha iyi bir oyuncu aldılar.
    tebrik ve takdir ediyorum.
    9 -1 ... prif
  • kezban

    972.
    birazdan ufkunuzu açacak bir şey diyeceğim.

    hani şu yıllarca doğru bildiğinizi sandığınız ama aslında öyle olmadığını anladığınızda " heeeeeeeee!! o öylemiymişşşşşşş! " dersiniz ya, işte ilk tepkiniz öyle olacak.

    uyandırayım arkadaşlar.
    kezban diye bir şey yok. kızların " kezban " diye tanımlanması için kullanılan argümanlar aslında sevgisizliğin belirtileridir. sanırım erkekler olarak bu konuda kendimizi çok hüzünlü hissettik ki böyle bir yola başvurduk. kız/erkek ayrımı yapmadan konuşucam. klasik kezban hareketleri var. hani öyle tanımlanan hareketler bunlar ya ondan öyle diyorum yoksa kezban diye bir şey yok. o hareketleri bir daha düşünün. seni gerçekten seven, aşık olan biri öyle davranır mı? ölç, biç, tart. sonra gel deki istisna sen yanlış biliyorsun de. boynum kıldan ince. çünkü herkes biliyor ki bu hareketler hep bir bahane üretmek için yapılan şeyler. " bir şeyi istersen bir yol, istemezsen bir bahane bulursun " kadınların bulduğu bu bahaneler bütünü aslında " kezbanlık "...

    ama öyle bir hal aldı ki karşı taraftan beklenmeyen, istenmeyen bir hareket görüldüğünde bu isim yapıştırılmaya başlandı. yanlış burada. çerçevesi belli olmayan şeylerin hükmü yoktur. tanımı çok genişledi. hatalarda burada başladı.

    kadın su gibidir.
    isterse önünde hiç bir şey duramaz. durmaya kalkanı da önüne katar gider. ama istemezse deve gibidir. canı isterse kalkar gider istemezse kırar dizini oturur. öğrenin şunu artık. herkese kezban demeyin. kezban diye bir şey yok çünkü. seven kız, sevmeyen kız var. hepsi bu. bu kadar basit. bu kadar kolay bu. kız kezbanmış demeyin. beni sevmiyormuş deyin. değer vermiyormuş deyin. çekin gidin ama bırakın şu saçmalığı artık.
    5 -1 ... prif
  • cep telefonuna sevgili ismini kaydetme biçimleri

    1350.
    şeklini şemalini sikeyim...

    bunun kavgası hayattan soğutuyor.
    insanın ömründen alıyor. yaşam enerjisini çalıyor.
    bir puanla takdiri kaçırmış gibi, yedek kulübesinde bekleyen gol kralı gibi, yüz kilo olup ret edilen komşu çocuğu gibi hissediyorum kendimi. öyle çaresiz, öyle sinirli.

    sabah ben zor uyanırım. hiç sabah insanı olmadım. uykuyu severim. hatta öyle severim ki yalnızlığım kıskanır onu.
    ev ile iş yeri arasında küçük bir ülke kurulabileceği için araba almaya karar vermiştim bir kaç ay evvel. sonunda sahibinden nokta kom sağ olsun bir tane aldım. arabayı alınca sevgilide benimle gelip gitmeye başladı. ulan bu kadın milleti cidden çok tehlikeli bir tür. istemeseniz bile size bir şeyi isteyerek yaptırmanın bir yolunu buluyorlar.

    "servis çok kalabalık oluyor beni sen bıraksana" dediğinde "bir şey olmaz" dedim. sonraki üç gün servise mini etekle bindi. genel intiba "kadın çok masum"... şeytanın kılık değiştirmiş hali değilse bende bir şey bilmiyorum..

    sevgiliyi alacaktım o sabahta.
    ama uykuyu sevdiğim için biraz geç uyandım.
    arabaya binip yanına gidene kadar 12 arama yaptı.
    iki ev arası da koşarak beş, yürüyerek on, araba ile iki dakika. evet, evet sadece iki dakika. o sürede makarna yapılıyor, gol atılıyor, basketbolda maç kaybediliyor, kazanılıyor.

    arabaya bindiğinde kızgındı. telefonu aldı eline ve direkt olarak söylenmeye başladı ; "işte bu telefonun sesi neden kıskı? neden görülmüyor? neden cevaplanmıyor" bir insanın o kadar seri kin kusabileceğini akıl edememiş bünyem, gerilmeye başladı ki cevapsız arama kısmında kendi adını görene kadar.

    o an bir kadının ne kadar çirkinleşebileceğine şahit oldum.
    önce " sadece adımı yazmışsın " dedi. ardından o saatte insanın aklına öyle bir hinliğin nasıl geldiğini anlayamadığım bir şey söyledi. "sen sadece adımı yazıyorsun ki şirketteki kızlara asılman kolay olsun. çek arabayı kenara"

    bak, sabahın o saatinde, insanın aklına böyle bir şey geliyorsa zaten diyecek bir şey yok.
    kapatıp dükkanı gidelim.. ama benim tav olduğum şey bu değil. şu ismi kaydetme şekline verilen tepkiye tavım ben.

    adını yazsam ve sonuna -m takısı getirsem daha iyi olmaz mı?
    illa aşkitom mu yazıyım oraya? sevgilim, hayatım dediğimde benim için değerinin artığını mı düşünüyorsun?

    arabayı kenara çekip indiğinde arkasından gittim.
    yolun ortasındaki manzarayı getirin gözünüzün önüne.
    bursa'nın en işlek caddesi, sevgili önde ben arkada, arabada emniyet şeridinde.
    kadının bu tavrı kezbanlık değil. kezbanlık başka bir şey. bu düpedüz sevgisizliktir.
    bunu daha sonra uzun uzun anlatırım size. kızın kolundan tuttum. derdimi anlatmaya çalıştım. zorla ikna edip arabaya bindirdim. yol boyunca hiç konuşmadı. gecede hiç konuşmadı sonrasında da ben hiç konuşmadım.

    sonuçta, belki de güzel gidecek bir şey bir hiç uğrana bitti.
    tabi asıl piyango bir hafta sonra arkadan gelen trafik cezasıydı.
    işte o zaman küfür ettim. elimde değil hala ediyorum... 650 tl insafsız, 650 tl ...
    26 -2 ... prif
  • fatih terim

    6193.
    neymiş bulunduğu yere yakışmayacak hareket yapıyormuş..

    dur ya!
    fikret orman genel kurulda adam tokatlama dı mı?
    aziz yıldırım desem gerisini söylemesem bile yetmez mi?
    şenol güneş, ana avrat küfredip, oyuncu boğazlamadı mı?
    ersun yanal'ın adı teşvike karışmadı mı? kasetlerde selçuk inan'a fener'e git diye baskı yapmadı mı?

    dahada yazılır emin olun...

    siktirin gidin!
    4 ... prif
  • ilk öpücük

    193.
    " sen ciddi misin? "
    " elbete ciddiyim "
    " mor papatya ve lunapark? "
    " eee ne olmuş? "
    " bana söylemek istediğin bir şey mi var? "

    gülümsedim.
    zeki kadınları bu yüzden seviyorum. onların karşısında konuşurken cümleyi tamamlamanıza gerek yoktur ya da yaptığınız espriyi açıklamanıza. altında yatanı anlar ve eğlenceye o da dahil olur.

    bir şeylerin döndüğünün farkındaydı.
    papatyayı çok severdi ama moruna ölüp biterdi.
    hep "mor papatya dediğin her mevsim olmalı arkadaşım" diye hayıflanırdı.
    ellerinde mor papatyalarla girdi han kapısından hallice olan lunapark'a... yanıma gelebilmek için sabahın 5 buçuğunda kalkmış, gözlerindeki uykusuzluktan kurtulmanın yollarını aramıştı. bunu rahatlıkla anlayabiliyordum.

    uyku onun için çok başka bir şeydi.
    bir tutku gibiydi. bir başkaldırış (yatağa tabi o başkaldırış) bir aşk'tı. ama sabahın köründe kalkıp, dalgalı bir deniz aşmış, tanımadığı bir şehirde eğlenmeye çalışıyordu. seni seviyorum tadında hareketlerdi bunlar.

    insanların hayat telaşından " çocuk gibi " eğlenemediğinden bahsetmişti bir akşam..
    işte o gün aklıma koymuştum bugünü. etrafta sınırsız oyuncak vardı. ama o hep meydan okumayı severdi.
    seçtiği şeylerde hep adrenalin yüklüydü bu sebepten.

    önce kendi etrafından dönen oyuncağa biniyoruz.
    insanlar bağırıyor. baş aşağı kalıyoruz. gözleri kapalı. bağırmak istiyor ama sıkıyor kendini. kucağında papatyalar. onlara bir şey olmasından ölesiye korkuyor. sanırım bize bir şey olmasından o kadar korkmuyordu. turu tamamlayıp oyuncaktan inerken yüzün bir öyle bir gülümseme var ki ömre bedel. gülümsemesi yerine hüzne bırakıyor çünkü kolumdaki yarayı görüyor. az evvel yaptı, bağırmamak için kendini sıkarken. yaptığının farkında özür dileyecek ama bunu kendi yönetmiyle yapacak..

    ardından daha deli dolu bir şey biniyoruz.
    adını bilmiyoruz. ahtapot gibi kolları var ve kendi etrafında döndüğü gibi kollarda 360 derece dönüyor.
    insanoğlunun kendine eziyet çektirmek için özenle yaptığı aletlerden. ona binmeye can atıyor çünkü beni sınıyor. tek istediği bu zaten sınamak.

    gözlüklü biri olarak aletin bizden önceki turuna şahit oluyorum.
    gözlükleri çıkartmak en akıllıcası diyorum kendi kendime. bu sefer koluma girmeye fırsatı yok. oyuncak inanılmaz keskin hareketler yapıyor. avazı çıktığı kadar bağırıyor. bana bakıyor, benimde bağırmam lazım. korkmuyorum ama onu yalnız bırakmamam gerek. bende katılıyorum. biliyor benim yalandan bağırdığımı ama sesini çıkartmıyor. alet durmaya yakın gözlerimin içine bakıyor. gözlerinden anlıyorum her şeyi. bir şey demesine gerek yok. iniyoruz, koluma giriyor ama daha dikkatli. canımı yakmamaya özen gösteriyor.

    çarpışan arabalara binmek istiyor.
    çocuklar gibi eğlenmek hakkı. biniyoruz.
    araba kullanmaktan bir haber. ehliyeti var ama babasının arabasını bir ya da iki kere kullanmışsa kullanmıştır.
    o da evin önünde. inadına çarpıyorum. hoşuna gitmediğini biliyorum. kaybetmeyi sevmez. kazanmak ister. konu sevdiği adam bile olsa fark etmez onun için. üstün olmalı, en azından eşit. direniyor ama nafile. on yıllık ehliyetin nimetlerinden faydalanıyorum. zil çalıyor. süremiz bitti.

    iniyoruz. gülümsüyor. sadece, yüzü değil gözleri de... zaten her şey onların gülmesi için.

    yavaşça lunaparktan çıkıyoruz.
    arkasına bakıyor. gülümsüyor. unutmayacak bugünü.
    her santimini, her dakikasını kazıdı hafızasına. ben bir gerizekalılık yapsam ve her şeyi mahvetsem bile o bugünü hatırlayacak biliyorum. yavaş adımlarla yapay gölün kenarına gidiyoruz. kolumda, özür dileyecek biliyorum. ama ben müsaade etmiyorum. yapay gölün içinde, kayık ve yunus kiralanan yere doğru yürüyoruz...

    o yunus kiralanacak. kiralıyoruz. kullanması kolay ama işin aslı bu değil.
    birlikte pedal çevirmek istiyor. ne kadar uyumlu olduğumuzu anlamak için.
    bir ileri iki geri. çabuk kavrıyor. hava biraz soğuk ama aldırış etmiyor. deliler gibi pedal çeviriyor. kaybetmeyi sevmez, geride kalmayı sevmez. liseli çocuklar var. onların yanından geçiyoruz. bir kere, iki kere... onlar kovalıyor biz kaçıyoruz. eğleniyoruz çocuk gibi. bir ara pedal çevirmeyi bırakıyor.

    " yok öyle tembellik "

    diyorum.
    gülümsüyor. yorulduğu için bırakmadığını adım gibi biliyorum.
    yorulsa bile bırakmaz. kabul etmez yenilgiyi.

    " ne ol.. "

    diyemiyorum.
    cümlemi tamamlamadan öpüyor beni.

    ilk kez.
    orada.
    suyun üzerinde.

    ben şaşkınım o ise etrafa aldırmadan yaptığı şey hiç yaşanmamış gibi pedal çevirmeye devam ediyor.
    onu " sevdiğimi " söylemek için ayarlamıştım bugünü ama o zaten ben söylemeden anlamıştı ve kendince bende seni demişti...

    yüzündeki gülümseme unutulmaz. kıyaya geliyoruz. çünkü süremiz bitti.
    giydiğinde küçük sevimli bir koyuna benzediği montunu düzeltiyor. gerçekten koyun gibi sevimli.
    parktan çıkıyoruz. onu bırakmam gerek. bazen, böyle anların sonunda ayrı evlere yaşadığına lanet edersin. ediyorum. otobüste, elimi tutuyor sıkıca. kendince güne mühür vuruyor.

    ve ben bir salaklık ediyorum ve her şeyi mahvediyorum.
    o gidiyor ben arkasından seyrediyorum. giderken fonda bir sezen aksu çalıyor.

    -- spoiler --

    ben senin hayatından gittim oğlum
    hadi yerime koy birini koyabilirsen

    -- spoiler --
    5 ... prif
  • en yakın arkadaşın evlenmesi

    107.
    size tavsiyem yakın bir arkadaş edinmeyin.
    sıradan insanlar ile arkadaş olun. özel biri olmasın hayatınızda.
    çekilmiyor çünkü derdi. insandan soğuyorsun. aseksüel oluyorsun. ilişkilere bakış açın değişiyor. kadın/erkek olayına postmodern bakış açısıyla yaklaşıyorsun ama her şey sonunda örf-adet'e geliyor.

    şu an bana altın kaç para desen gramından, trabzon hasırına kadar ne varsa söylerim.
    o da yetmez beyaz eşya desen, sıralarım, taksit imkanlarına kadar. yok yok diyorsan daha dur, 96 parça çatal bıçak takımı, bilmem kaç kişilik yemek takımı, oturma grubu, kanepe, yatak odası..... uzar gider bu liste. şu an hepsinde jedi ustası mertebesindeyim. siyah kuşak dokuzuncu dan'ım. o da kesmediyse, miyagi san'ım amk!

    ne kadar gereksiz bilgi varsa lob'larda.
    bugün silin hepsini desem on ay sürer bu bilgileri silmek.
    o kadar karmaşık o kadar dolambaçlı. ama en çok neye tavım biliyor musunuz? adam evlenmek üzere olduğu kızı koltuğunun altına alıp konuşurken senin onlara mal mal bakmana...

    işte o an çölde kutup ayısı ile kalmış bedevi gibi, barcelona hücumcuları ile tek kalmış osasuna defansı gibi, herkesin güldüğü espriyi anlamayıp sağa sola bakan gurubun saf ama altın kalpli adamı gibi hissediyorsun kendini. mutlular, gözlerinden okunuyor bu. o kadar saçma şeyle uğraşıp, üzerine araya giren aile fertlerini bertaraf edip hala birbirlerini sevip, bir yastığa baş koymaya hazırlar.

    bu konuda deli üşengecim.
    hatta öyle üşengecim ki japonya bayrağını tasarlayan adam yanımda atom karınca kalır. öyle saldım çağıra mevlam kayıra modundayım.

    tabi, asıl muhabbet düğün günü yaşanıyor.
    imza sonrası, rahatlayan gelin ve damat yakın arkadaşlarını baş göz etme derdine düşüyor. ben yaşadım oradan biliyorum. ama koyu kalemle çiziyorum altını yapmayın.

    konudan saptım.
    düğün başladıktan bir saat sonra gelin ve damadın yakın arkadaşlarının bir arada oturduğu masada aldık soluğu.

    yemekli düğün.
    güzel bir menü var.
    ben seçtim.
    o kadar forsum var.

    oturup yemeği yerken, gelinin kuzeni gelip yanımdaki, gelinin en yakın arkadaşına " emre ile tanıştınız mı? " diye sordu. düşünsene, nikah şahidiyiz, tüm düğün alış verişini birlikte yapmışız. bulaşık makinesinin markası konusunda ortalığı dağıtmışız ve sorulan soru " birbirinizle tanıştınız mı? " aslında meali ; " biz sizi birbirinize yakıştırdık hadi bakalım seneye sizin düğünde oynayalım " gelinin en yakın arkadaşı o gün düğünün ikinci sahibi. gelin bir o iki. zaten damat ve onun tarafının bir söz hakkı yok. kız bize soyunun dese anadan üryan kalırız, gıkımız çıkmaz.

    kız bana baktı bende ona. kafa salladık birbirimize. " girmeyelim bu topa " dedik ama dinletemedik. zorla ilk dansa kalktık. gülüşmeler, " aa ne kadar yakışmışsınız " demeler filan. bir süre sonra kendini o moda sokuyorsun. " olur lan aslında ne güzel kız " diyorsun. semptomlar gelişiyor sonrasında. nezaket kat sayın artıyor, düşünceli modu açıyorsun, öküz mod kapalı. komiklik seviyenin top noktaya çıkartıyorsun filan. tabi kızın en başta demesi gereken şeyi gecenin sonunda söylemesi de onun ayıbı...

    yani erkek arkadaşın varsa insan başta söyler be ablacım.
    azıcık insaf. azıcık vicdan. çok bir şey istemiyorum...
    5 -1 ... prif
  • seni seviyorum diyemeyen sevgili

    107.
    ben hayatımda bu kadar saçma bir şey duymadım.
    çok saçma şey duydum hayatımda ama bu kadarını duymadım.
    hani, sabri gol attı dediler, selçuk şahin manchester'a transfer oldu dediler, onlara inandım, saçma gelmedi çünkü kulağıma ama bunun kadar saçmasını duymadım...

    herhalde birine seni seviyorum diyememek diye hissedilmeden söylenen durumlar kast edilmiyordu.
    ediliyorsa özür diler susarım. o kadar netimdir. ama sevip de gerçekten söylenmiyorsa ağır geri zekalısın.
    dünyada anlamadığım iki şey var.

    birincisi penis boyunun önemi.
    ikincisi birini severken sırf daha evvelki ilişkilerinde kazık yedim diye duygularını belli etmeme çabası.

    bu ikisi kafamda deli sorulara neden oluyor.
    düşünürken başım dönüyor, tansiyonum düşüyor, karnımda kelebekler uçuşuyor.

    bakıyorum etrafıma.
    en yakın arkadaşım bile piç erkek moduna geçmiş.

    neden?

    bir önceki ilişkisinde yazık edilmiş çünkü. kalbi dağlanmış, kara kazanlara atılmış, kör kuyulara yollanmış.
    peki böyle mutlu olunur mu? yani duygularını saklayarak aklınca en iyisini mi yapıyorsun?

    elbette hayır!

    " en büyük mutluluk, mutlu etmektir " demiş bir büyüğümüz.
    mutlu etmeden mutlu olunmuyor ki! herkes bunu kaçırıyor. birine ne verirsen onu alırsın. sevgi verirsen sadakat alırsın, saygı verirsen sevgi. ama bir şey vermezsen babayı alırsın. bu dünyada en sevdiğim söz " rüzgar eken fırtına biçer " sözüdür. çünkü bu dünyayı tam olarak anlatan nadir cümlelerden biridir. her sene yeni bir şey moda oluyor şu amk dünyasında. şimdi ki modada " sevdiğimi gösteriyorum o yetsin " modası.

    modanızı sikeyim sizin.
    moda insanların ne giydiği değil, senin kendine yakışanı giymendir.
    artık şu salaklığı bırakın. aşıksanız, seviyorsanız söyleyin. vakti zamanında çok sevdiğim biri vardı.
    cidden çok sevmiştim ben onu. herkesin yüzünü unuturum ama onunkini asla. çünkü aramızda her şey çok netti. ne eski bir sevgili, ne yarım kalmış anılar, ne de hatıralar vardı. sadece o ve ben. dünyanın kalanı çok umurumuzda değildi. çünkü nettik! net!! ne isek oyduk. hissettiğimiz zaman söyledik her şeyi. seviyorsak sevdiğimizi, birbirimizi istiyorsak istediğimizi, kızgınsak kızgınlığımızı söyledik. ama söyledik. susmadık. her şeyi konuştuk. gizli saklı bir şeyimiz yoktu.

    ve bugün o kız benim için unutulmazsa sebebi sonsuza kadar hayatımdan çıkması değil, yaşadığım acı da değil. unutulmazdı, çünkü gözlerinin içine baktığımda bana aşık olduğunu bilsem de, her hareketi, her sözü ile bunu belli etse de, dudaklarından dökülen " seni seviyorum " gibisinin olmadığını bilmesiydi.

    salaklaşmayın, rica edicem.
    söyleyin. susmayın. yarın söylemek istediğinizde orada olmayabilir. bıraktığınız yerde durmayabilir. ölüm var bu dünyada. her şey için geç olabilir. söyleyin. en fazla hak etmeyen birine söylemiş olursunuz. bu siz ne kaybettirir? hiç bir şey!!!
    5 -3 ... prif
  • dursun özbek

    641.
    ankara'da yaptıracağı oteli için gerekli haracı ödemiş galatasaray tarihinin gelmiş geçmiş ve gelecek en kötü başkanı.
    3 ... prif
  • ayrılık

    1110.
    öncesi için ; (bkz: her sabah durakta görülen kızla tanışmak/#37363409)

    önce ben gelmiştim.

    aslına bakarsan, bir şeyleri başlatmak için mükemmel bir ortam vardı. batan bir güneş, hafif dalgalanan bir deniz, kayalıklara Vuran her su zerreciğinin attığı çığlık. neredeyse mükemmel bir andı...

    yanıma gelip oturduğunda yan yana gibi duruyorduk ama aslında kendi sırtımız kadar uzaktık birbirimize.

    can yakıcı bir konuşmanın tam ortasına düşmek üzere olduğumuzu biliyorduk... söylemesi çok kolay bir cümle ile başlayacaktı her şey " yapamıyorum " diyecekti bir taraf ve dört senedir kurmak, yürütmek, bitmesini engellemek için yaptığın her şey boşa gidecekti. çünkü ilişkilere başlanırken iki tarafında istemesi gerekirken, ayrılık için tek bir tarafın "yapamıyorum" demesi yetiyordu...

    "yapamıyorum" ömrü hayatımızda belkide binlerce defa söylemiştik bu kelimeyi.
    aslında seviyorum bu tip, cümle şeklindeki kelimeleri. siz tek bir kelime söylüyorsunuz ama onun anlattığı bir dağ, bir okyanus...

    ve biliyorum o kelimenin ardından ufak bir sessizlik olacak, yüzlerimizi denize çevirecek ve dalgaları izleyeceğiz. bir şeyler söylememiz gerektiğini hissetmeye de tam olarak o anda başlayacağız.

    " yapamayan " sen olduğun için nedenler sıralayacaksın..
    ve ben, her şeye rağmen gitmemen için beni sevmeni sağlayan ama zaman geçtikçe benim için bir kamburmuş gibi davrandığın ve değiştirmek için çabaladığın tüm o özelliklerimin aslında ne kadar da masum olduğunu anlatmaya uğraşacağım.

    sen ise son kararını vermiş bir yargıç gibi kıracaksın kalemi..
    savunmamın, kendimi anlatma çabamın hiç bir önemi kalmayacak... bittiğini gerçekten anladığın o anlarda akıl çok başka çalışıyor... kalp ise atmaya devam etmiyor.

    aslında, bir cumartesi akşamı o iskeleden ayrıldığım andan beri yalnızım zaten.

    sezen abla'nın mısralarını dinleye dinleye biten bir yolculuğun ardından gelen karanlığın aydınlığa dönüştüğünü görmemiştim ki... bu sefer umutluydum aslında. bu sefer olacaktı ve mutlu olmaya başlayacaktım tekrar. her güzel şeyin sonu gibi bununda sonu hüsrandı.

    mutlu olmaya o kadar odaklanıyoruz ki mutlu etmeyi düşünmemeye başlıyoruz. ona da olan buydu. görebiliyordum, dizlerinin kanadığını. sorsam ben düşmedim ki diyecekti. belki düştüm ama yeni değil diyecekti. o yaraların nasıl kanadığını bilmiyorum diye ekleyecekti. yolan o değildi ve ya tekrar kanatan.

    " hayır, böyle olmamalı, bunu böyle yapmamalısın " diyerek bizi eritmeye başladığının farkında değildi hiç bir zaman. elinde bir listeyle gezen ve daha evvel canını yakan her şeyi o elinde tuttuğu listesine ekleyen, saçlarını örgü yapmış liseli bir kızdan farksızdı karşımda. oysaki eline ekmeğini almış biriydi o. düzinelerce kitap okuyup kişisel bilgi birikimini muasır medeniyetler seviyesine çıkarmış bir genç kadındı...

    cümleler uzadıkça ben anlatmaktan sıkılmaya başlamıştım. sanırım, birinden uzaklaşmak gerektiğini anlatan en güzel şeyde buydu. kendini ifade etmekten vazgeçme eşiği...

    cümlenin yarısını kurup kalanını dalgalara bıraktım.
    o sessizliğin anlatığı o kadar çok şey vardı ki... ve o bunu anlayabilecek kadar zekiydi.

    " seni seviyorum ama mutlu edemiyorsam gitmeyi de bilmeliyim " dedi. güldüm. suratıma baktı. sanki bu komik bir şey mi der gibiydi ? ben gülmeye devam ettim. yanımdan kalkıp gitmek için hareketlendi. sinirliydi. kızmıştı bana. sanki o saçma cümleyi kuran benmişim gibi davranıyordu.

    " garip " dedim. henüz ilk adımını atmıştı ki durdu. bana dönüp " ne garip? " dedi. " beni sevdiğini söylüyorsun ama mutlu edemiyorsun. insan birini sevip onu nasıl mutlu edemez anlamıyorum? " diye sordum...

    biri bana hayatta en çok neyden zevk alıyorsun dese, hiç düşünmeden cevabı olmayan sorular sormak derim. o an aldığım zevk, tarif edilemezdi. çünkü bana verecek bir cevabı yoktu. bir insanı sevip onu mutlu edememeniz neredeyse imkansızdı.

    bu sefer ben ayağa kalktım. benden uzaklaşmak için attığı adımı ben ona yaklaşmak için attım. eskinden tutmak için can attığım ellerini bu sefer alelade kavradım. yanağına bir öpücük kondurdum.

    "gerçekten sevsen mutlu etmek için uğraşmana gerek kalmazdı gizem" dedikten sonra, oradan uzaklaşırken arkamda ne bıraktığımı bilmiyordum. yanımda götürdüğüm ise dört koca yılın ardından yalnızlıktı. ve ben onu çok iyi tanıyordum çünkü, zaten ben bir cumartesi akşamı o iskeleden ayrıldığım andan beri yalnızdım...
    3 ... prif
  • her sabah durakta görülen kızla tanışmak

    7.
    üniversiteye, ilk adım attığım an içimden "vay be! nasa üssü gibi mübarek" demiştim.
    sonradan öğreniyorsun, kampüsün tamamının sana tahsis edilmediğini. aslında, zaman harcadığın yer, kütüphane, okul kantini ve derslikler olduğunu ikinci haftanın sonunda kavrıyorsun asıl meseleyi. sana çizilen alanı çok ihlal etmiyorsun.

    fen - edebiyat bölümünün dışına çıkıp, define avına çıkmış avam'lar gibi hissettiğim anlar olmuyor değildi. hele mühendislik bölümlerinde bir arkadaşınız ya da eşiniz, dostunuz varsa boku yediğinizin resmidir. o binaları neden labirent gibi yaparlar anlamam. kaybolmamak mucize...

    okulun ikinci yılının güz'ünde bizim mahallede bir farklılık hissettim.
    farklılık derken, bir şeyler değişmişti. bizim durak, her zamankinden kalabalıktı.
    kalabalık derken haksızlık etmek istemem. ali sami yen'in kale arkası tribünü o gün bizim duraktan binecek otobüse... iki senedir orada yaşıyorum ve artık herkesi tanıyorum.

    mesela, neriman teyze...
    kendisi iki çocuklu bir ev hanımı.
    her sabah biri 11 diğeri 9 yaşındaki hiper aktif iki veledi servise bindirmek için durağa geliyor. onları servise bindirdikten hemen sonra dönüp " iyi dersler yavrum" diyor ve gidiyordu.

    ismail amca ise koyu trabzonsporlu. eğer o hafta kazanmışsa takım tüm hafta ismail amca neşe saçardı. o sabahta galibiyetin coşkusu ile şakalaşıyordu etrafla. onunda servisi gelmek üzereydi. kütahya'daki bir kaç fabrikadan biri olan gübre fabrikasının vardiya amiriydi...

    bir kaç öğrenci daha vardı durakta tanıdığım.
    atakent merkeze çok uzak olmayan bir yerdeydi. bu yüzden etrafımız üniversite öğrencileri ile doluydu tamam ama o sabaha kadar ben duraktaki herkesi tanırdım. bu kuru kalabalıkta neyin nesi? diye düşünürken, durağın ve mahallemizin göz bebeği, orta doğu ve balkanların en muhteşem ingilizce öğretmeni nurşen hoca göründü. beni görünce gülümseyerek yaklaştı yanıma. ufak ayak üstü bir hoş beşin ardından "sen bilmezsin bir kaç gündür yoktun, b bloğa iki kız taşınmış öyle böyle değil" diyerek anlatıyor bana. nurşen hocanın en sevdiğim yanı, kesinlikle ama kesinlikle kendi olmasıydı.

    o bahsettiği kızların oluşturduğu kalabalık olduğunu anlatamaya çalışırken kızlarda göründü.
    ikisi de türkiye standartlarına göre uzun (burada standartı 1.60 olarak baz almayalım. çünkü öyle olursa çok uzun demem gerekiyor) biri sarı saçlı, diğeri kızıl iki tane melek süzülüyor. öyle böyle değil aynen nurşen hocanın dediği gibi. benim ağzım açık kızlara baktığımı görünce dürtüp "ben bile kadın halimle laf atasım geliyor" demişliği var ki kızların nasıl birer fiziksel görünüşe sahip olduklarını siz düşünün..

    durağa gelip, kuru kalabalığın bir köşesinde durunca kızıl olan göz ucuyla bana baktığını görünce elim ayağım dolandı. şöyle anlatayım, o kızlardan birinin benimle sevgili olma ihtimali, benim amerika başkanı olma ihtimalim ile aynı. yani imkansız. öyle "kız bana bakıyor, benden hoşlandı" geyiği yapmayacağım, o kadar değil. bunu demek için sarhoş filan olmam lazım ki o zaman bile ihtimal dahilinde değil. sarhoş sahiciliği diye bir şey var.

    otobüs gelince şu "ayrıl da gel şaban" filmindeki gibi herkes yüklendi.
    birbirini eziyor millet. yere düşün mi dersin? birbirinin üzerinden para uzatan mı?? rezillik. biz nurşen hoca ile birlikte bir sonrakine binmeyi tercih ettik.

    okula gelince yaptığım ilk şey kantinde millete kızları anlatmaktı.
    "tam, abi muhteşem bir şey gördüm" diye söze başladım millete bir kal geldi (bu lafı hiç sevmem).. arkamı bir döndüm ki bizim melekler, kantine düşmüş... kızıl ile göz göze geldik yine. millet fark etmiş olacak ki "abi kız seni kesiyor" geyiği başladı ki o kızın bana bakma nedeni ; "şu çirkin adamı görüyor musun? gidip sadaka mı versek?" diyedir. başka nedeni olamaz..

    aylar, ayları kovaladı.
    seneler, seneleri.. iki sene sonra bizim durak ferahlaştı. rutin değişmezdi. neriman teyze gelir, çocukları servise bindirir ardından eve döner, ismail amca aziz yıldırım'a söver ve servise binip gider, ardından nurşen hoca gelir, iki hoş beş edip giderdi. durakta bana ve melisandre'ye kalıyordu.

    o sabah nurşen hoca biraz erkenciydi.
    "hayırdır hocam erkencisiniz?" dedim. hoca gülümseyerek bana doğru gelmeye devam etti. "sınava yapıcam bizimkileri, o yüzden erkenciyim..." dedikten sonra "hayırdır seninki nerede?" diye ilave etti...

    "bilmiyorum" dedim mahçup, meraklı ve endişeli bir yüz ifadesiyle...

    hoca gülümsedi. "o kadar merak ediyorsan konuş şu kızla" dedi.
    başıyla "geliyor" anlamında işaret edince kafamı bizim hemen yan apartmanına doğru çevirdim. gizem evden çıkmış ve bize doğru geliyordu...

    "bu işler zordur emre ama konuşmalısın. konuşmazsan pişman olacaksın" dedi.. gizem'de kısa mesafeyi kat etmiş, yanımıza gelmişti... bende gülümseyerek "sizde bir şeyler var mı hocam?" dedim.. güldü, "düşünmen gereken ben değilim" dedi... ve ona doğru gelen otobüse binmek için hazırlık yaptı...

    otobüse tam binerken "senden hoşlanıyor" dedi, gizem'E...

    ilk anda kulaklarıma inanamadım.
    dur bir dakika bizim nurşen hoca bunu bana yapmaz dedim. inanmamak için kendime tüm yalanları söyledim, az önceki gibi rüyadasın, rüya içinde rüyadasın hatta, birazdan alt katmana ineceksin, kick geliyor aha işte derken gizem'in sesi duyuldu.

    "teşekkür ederim hocam, dikkate alıcam. iyi dersler" dedi..

    hoca, kucağıma bırakmıştı topu.

    nurşen hocanın ittirmesi ile aynı duraktı baş başa kalmıştık.

    geçen iki sene boyunca olan durumdan pekte farksız değildi aslında o an da ki durum.
    ufak bir sessizlik oldu. ben hiç bir şey olmamış gibi davranmayı seçtim. o da aynı yolu seçti. ama ben dayanamadım.
    çünkü, aklıma yaz aşkları geldi. hani, yazlığa gidersiniz, gezer, tozar, eğlenirsiniz, birinden hoşlanırsınız ama yaz bitip şehre geri dönmeye bir kaç gün kala söylersiniz ya içinizdekileri ve o sizin yaz aşkınız olarak kalır ya acı bir şekilde böyle olmasın diye, en azından bundan sonra uzun zamandır hoşlandığım kızla geçirebilirim belki diye lafa girdim.

    "havada çok sıcak öyle değil mi?"

    demem ile kahkahayı patlatması bir oldu. aylardan kasım ve kütahya'da kasım demek götünün donması demek.
    nisan ayında kar yağan bir memleketten bahsediyoruz. gizem kalkıp yanıma geldi. "hava sıcak değil emre" dedi..
    gülümsedi. koluma girdi. "bana ne zaman söylemeyi düşünüyordun?" dedi...

    "uygun bir zaman kolluyordum" dedim.
    "iki yıldır aynı yerde yaşıyoruz, uygun zaman hiç gelmedi mi?" diye cevapladı.
    "hep bir şey çıktı, şu uzun saçlı çocuk gibi mesela"
    gülümsedi "o kardeşim" dedi. Allah'ım nasıl bir salağım. kardeşini sevgilisi sanacak kadar mallım. bunu dışımdan söylediğimi anladığım an yerin dibine girdiğim andı...

    evlenemedik.
    ailelerimiz uyuşmadı. biriyle evlenirken, sadece onunla evlenmediğini, beraberinde anne ve babasını da verdiklerini çok sonraları öğrendim...

    devamı için ;

    (bkz: ayrılık/#37363477)
    3 ... prif
  • alman arabaları

    28.
    amerikan otomobillerin artık satmaması sonucu ortaya bir bir dökülen skandallara konu olan arabalar.
    2 -1 ... prif
  • fatih terim

    6169.
    xxxx milyon dolar verseler bilmem ne yapar mısın? tarzı başlıklara yazılanlara bir bakın sonra gelip bu adamın tazminatını tartışalım..

    ülkede işten kovulan adamlar, hem işsizlik maaşı, hemde maaş almak için "ssk yapmayın abi bir kaç ay" dediği dünyada şeref, haysiyetten bahsediyorlar.. kovdular mı versinler tazminatı paşa paşa. galatasaray'dan koparmak için türlü türlü dümenler yapanlar, cumhurbaşkanı devreye sokanlar, iki senedir her türlü pisliği yapanlar buyursun..

    kupayı galatasaray'a uzatırken kazık yemiş gibi seremoniye çıkanlar ödesin paşa paşa.
    birde bu parada vergi yok güzel kardeşim. tff devlet kurumu değil özerk kurum. kendi kaynakları var. vergi deyip durmayın... adamlar yayın hakkı satarken zaten bilmem kaç milyon euro pay alıyorlar.

    fatih terim'e değil de ali dürüst'e bir çift lafım var.

    bugün judas olmuşsun.
    oysa galatasaray başkanı olup, sezar olmalıydın. bu kulübün en büyük hayal kırıklığı sensin.
    1 ... prif
  • yeni şeyler getiriyorum