• horoz dövüşü

    34.
    çok şükür, yaşadığım otuz senelik hayatta başıma gelmeyen kalmadı.

    hayat ile ilgili teorik bilgiden çok pratik bilgi yapmanın verdiği hazla yaşıyorum.
    en yakın arkadaşımın, kız arkadaşımla birlikte olup "iki lafıma kandı, seni bir orospu'dan kurtardım. bana teşekkür etmen gerek" savunmasını duymuş bu kulaklar, polis karakolunda dayak yiyip "kızları nereden getiriyorsunuz?" sorusu ile muhatap olmuş, pezevenklikle suçlanıp, yediği yumrukları takip etmekte zorlanmış bu gözler, artık kendinden çok emindi.

    "bu hayatta bizi hiç bir şey şaşırtamazdı"...

    temmuz ayının ikinci haftasında, tatil planları yaparken çaldı telefonum.
    11 buçuk ay boyunca tatil planları yapıp, bunun için çalışıp, bir haftalık o kutsal boşluğun hayali ile yaşayan insanlardan biri olarak tek derdim güzel bir tatil yapmaktı. aslına bakarsanız tatilde daha çok yoruluyorsunuz. gezmek ve görmek istediğini onlarca yeri bir haftaya sığdırmak gibi aslında imkansız olan bir işin peşinden koştuğunuz için deli gibi yoruluyorsunuz. gitmeden önceki haftaki heyecan, tatilde "zaman ne çabuk geçiyor amk" hayıflanması ve tatil dönüşü "adaptasyon" sorunu arasında kendinizi buluveriyorsunuz.

    bu planların ortasında açtım telefonu.
    arayan yakın arkadaşım hilmi'ydi. hilmi gurubun fırlaması, piçi.. zengin bir ailenin iki çocuğundan biri. diğeri londra'da okuyan gülsüm.. yani kız kardeşi. hilmi babasının inşaat firmasında odası olan ama o odayı neredeyse hiç kullanmayan, üstü açık arabası ile sağda solda sürten ama paraya ihtiyacınız olduğunda karşılığını beklemeden yardım eden, başınız sıkışsa arayacağınız ilk insanlardan olan adam gibi adamdı. iki sene önce aşık olduğu ve de bu yüzden biraz durulan sevgilisinden yeni ayrılmıştı. o an itibari ile efendi erkekten, piç erkekliğe kesin dönüş yapmış, dark side'ın içinden geçen, ışın kılıcıyla etrafta ne kadar kız varsa kesen bir delikanlıydı...

    açtım telefonu.
    direkt alo bile demeden "hazırlan bu akşam seni partiye götürüyorum" dedi.
    hilmi, parti diyorsa o işin altında mutlaka bir şey çıkar. bunu bildiğim için temkinli yaklaştım. ama hilmi kesin kararlıydı. "yarım saat sonra takım elbiselerini giy" dedi. amk, takım elbise giyip partiye gidiyoruz. kesin başımıza bir şey gelecek.. başka türlü olması mümkün değil çünkü. "siyah takımını giy yarım saate hazır ol alıcam seni" dedikten sonra kapattı telefonu.

    işten çıkıp hazırlanmak için eve gittim.
    ve dediği gibi yarım saat sonra kapıda belirdi. babasının mercedes'ini almış, içinde okan ve yiğit'inde olduğu arabaya bindim. iki hoş beşin ardından yalova yoluna çıktık, ardından istanbul'a doğru hızlıca yol alıyoruz. o an öğrendim istanbul'a gittiğimizi. anadolu yakasında, bugün sorsan tarif edemeyeceğim bir yere götürdü bizi. arabadan inip etrafımıza baktığımızda, otoparktaki arabaları satsak ülkenin cari açığını kapatırız...

    hilmi acayip mutlu.
    biz üç adam takım elbiselerle hilmi'nin arkasındayız. kapıda bizi iki tane sör gregor ve sansa karşıladı.

    "davetiyeler" dedi kapıdaki sansa. hilmi, ceketinin iç cebinden çıkardı ve kıza uzattı. sör gregor'lar bizi bir güzel aradıktan sonra içeri girebildik.

    uzun bir koridor'un sonunda gürültülere doğru yürümeye başladık.
    başka bir kız aldı bizi oradan. siyah mini elbisesi ve burnundan kıl aldırmayan hareketleri ile koridorun sonunda ki salona doğru yürüdük. kapıya vurduktan sonra, kapı açıldı ve içeri alındık. nasıl bir gürültü var anlatamam. öbek öbek insanlar var. beş altı ring var.. evet evet ring... horoz dövüşüne getirmiş bizi pezevenk.. takım elbise ile parti dediği bu beynine sapladığımın...

    okan tabi bozuldu. çocuk mühendis.
    kız var dediğin an gerisini merak etmez, atlar. bunu içersen kız var diye uzat, yan etkisi körlük bile olsa aldırmaz içer... yiğit ise "en çok hoşlandığın kadın tipi ne" diye sorduğunda tüm ciddiyetiyle "biliyor musun? nefes alan kadınlara bayılıyorum" diye cevap verir..

    öyle iki adam, zengin bir mal ve ben horoz dövüşüne gelmişiz. üzerimizde de damatlıktan bozma takımlar var... tek takım elbiseli dingilde biziz... hilmi "bir adım var benim" diyor, neden takım elbiseliyiz sorusuna cevap olarak.

    cebinden bir kaç yüzlük çıkarıp bize dağıttı.
    "bugün bendensiniz" dedi.. aldık elimize paraları. başladık bahis yapmaya.. çok temiz para kazanmaya başladım. deli gibi bahis yapıyorum. insanoğlundan biliyorum, siyahi demek bu tip konularda üstünlük demek. evde siyah kedim var, tekirden daima yükseğe zıplıyor, zenci kası var işte anlayın. siyah horozları seçiyorum her seferinde. bir, iki, üç... para basıyorum. diğerleri ellerindeki parayı bitirince, benim ringe geldiler. hadi oğlum, yapıştır gagayı diye tezahürat yapıyorlar.. sonunda benim horoz kazandı... sevinçten uçuyorum. bir şahin parası yaptım üç saatte. artık gidelim diyorlar, ben "gelmem" diyorum.

    para kazanıyorum amk gelir miyim?
    sıradaki dövüş büyük üstat, alemin kralı, horozların horozu "büyük şef" ile bu işlere yeni başlamış, hayatın sillesini yeni yemiş, çaylak "son gaga bükücü" arasında..

    amk, görür görmez büyük şefi dedim bu ne?
    aman yarranbi, bülent ersoy'un horoz hali. öyle bir vücut yapısı. diğer tarafta burcu esmersoy var. ama siyah tüylü. siyah tüylü, büyük şef... elimdeki on bin tl'yi bastım son gaga bükücüye.. horozlar başladı dövüşmeye. büyük şef, acımasız. nasıl vuruyor gagayı. son gaga bükücü savunma yapıyor. gafil avlamak için ufak bir boşluk arıyor. sonunda buldu o boşluğu ve bir sol gagaroşe yapıştırdı...

    o adamların içtiği, kızların kahkahalar attığı, tüm yeraltı dünyasının orada olduğu depo sessizliğe büründü.
    tek bağıran benim. "aslanım, gagana kurban olayım, çıkar taşaklarını boynuma asayım" ne kadar çirkinleşebilirse insan o kadar çirkinleştim. boru mu? tam 42 bin tl.. antalya'da her şey dahil salak bir tatil planı yapmaktan, yurt dışı süper lüks tatile terfi etmişim... arkamda okan, yiğit ve hilmi gözlerini kocaman açmış "allahhhhhh!!" diye haykırıyorlar..

    horozun sahibi ve biz.
    başka kimse yok. herkes büyük şefe oynamış bahsini. büyük şef hala yerde.. sahibi başında ağlıyor biz düğün yapıyoruz. büyük şef gözünü açınca sahibinin yüzü gülmeye başladı. son gaga bükücü ise benim kucağımda.. seviyorum deli gibi hayvanı... kutlama yapıyoruz. çıldırmışız.

    "yat yere yat, kimse kıpırdamasın?"

    sesi ile irkildik.
    herkes ellerini havaya kaldırmış polisleri izliyor. ben kucağımda horozlayım.. horozu kucağımdan alıp, kelepçeyi taktıkları an benim bittiğim andı.. gözümün önünden tüm hayatım film şeridi gibi geçti. son gaga bükücünün sahibiyim diye hakkımda işlem başlatıyorlar. gerçek sahibi sesini çıkarmıyor. anlatmaya çalışıyoruz, dinleyen yok. iyi niyetli bir komisere zar zor durumu anlattık. horozun gerçek sahibini gösterdik. iki silleden sonra itiraf edince yırttık.

    bahis oynamıyorduk izlemeye gittik dedik.
    cebimizde kuruş para yok. çünkü daha parayı alamadık amk.. öyle olunca bizi saldılar.
    bir temiz hilmi'yi dövdük. rahatladık. bindik arabaya sabaha karşı eve geldik. annem "gecen nasıl geçti oğlum" dedi..

    "şaşırtıcı" dedim.
    en başta demiştim, beni hiç bir şey şaşırtmaz diye. hilmi gibi bir arkadaşa sahipseniz, büyük konuşmayın derim.
    6 ... prif
  • ilk aşk

    909.
    merhaba,

    birazdan okuyacaklarınız, ölüm kalım savaşı veren bir hastanın mucizevi kurtuluşunu ne yazık ki anlatmayacak.
    o klişelerden değil bu anlatacaklarım. Bunu en başından söylemek istedim ki bundan sonrasını okumaya karar verirseniz, bunun sadece ama sadece sizin seçiminiz olduğunu bilmenizi istedim.

    henüz tanışmadık biliyorum.

    benim adım...

    düşündüm de adım o kadar önemli değil.
    siz beni "o" diye bilin. birine anlatacaksanız hikayemi ya da "bunu gördün mü?" diye bir arkadaşınıza, sevgilinize, annenize anlatacaksanız bu okuduklarınız "o" diye söz edin benden. çünkü farkında değilsiniz ama hepimiz bir başkası için sadece "o'yuz". sizin yabancı olduğunuzu söylemiyorum. öyle değilsiniz benim için ama sizin için ben tam olarak da öyleyim...

    biraz dikkatli bakarsanız beni görebilirsiniz. şu kalabalığın arasındaki, kırmızı montlu kız benim.
    şu, sakallı adamın yanındaki. sakallı derken, uzun sakalı olan. şu anda gözünüzde canlandıramadığınızı biliyorum. bu yüzden sizin için gerçekçi gelmeyecek bu kısım. yaşanmamış şeylerin gerçekliğinden emin olmamış her insan, onun varlığını yok sayar.

    aşk gibi, tanrı gibi...
    kim bilir belki de yoktur bunların hiç biri.

    beni o kalabalığın arasında görenleriniz, kısa saçlarımı hemen fark etmiştir.
    saçlarımın kısa olmasının sebebi tahmin edeceğiniz gibi ilaç şirketlerinin bana hediye ettiği güzelliklerden sadece biri. diğeri ise muhteşem fiyatları. bilmenizi isterim ki canımı acıtan bir çok şeyin arasında rahatsızlığım yok. onunla yaşamaya alıştım. aynı ölümü beklemeye alıştığım gibi.

    teşhisin ilk konduğu zaman, henüz sekiz yaşındaydım.
    babamın bağırarak haykırdığını hatırlıyorum "neden?" diye bağırıyordu "neden Allah'ım bu kadar kötü insan varken neden benim kızım?" sanırım bir şeylere inanmayı bıraktığı zaman tam olarak o gündü.

    ona çok kereler anlatmaya çalıştım.

    "inanç bir hediyedir".
    "her şeyin takdiri Yaradandan"...
    ama o bunu kabul etmedi. daha doğrusu edemedi. ona göre günahsız ufacık bir kızın bu acıları çekmesine ne neden olmuş olabilirdi ki? unuttuğu bir şey vardı ki acı benimdi... ama bununla baş etmek, sonrasında hayatta kalmak ve hatıralarını yaşatmak benim işim değildi..

    annemin, sırtıma sokulan otuz santimlik iğneyi gördüğü zaman odadan çıktığını hatırlamakta zorlanmıyorum.
    böyle bir sahneyi kimse unutamaz çünkü. bende unutmadım tabi ki... çığlıklarım koridorda yankılanırken onun yaptığı, sırtına duvara yaslayıp ağlamaktı. elinden başka ne gelirdi ki benim güzel annemin??

    aradan geçen 16 sene sonunda sürekli ilaç kullanan, hiç kilo alamayan ve her gün, her sabah uyandığında o korkuyu içinde hissederek uyanan biri olarak yaşıyorum. daha doğrusu yaşıyordum... çünkü o gün, onunla karşılaştım. benim adımı bilmenize gerek yok demiştim ama onunkini kesinlikle bilmelisiniz.

    onun adı'KEREM'...

    onu ilk gördüğüm yer, iş yerindeki yemekhaneydi.
    muhasebe departmanının yeni elemanı. 26 yaşında gördüğüm en tipsiz adamdı. tipsizlikten kastım yüz güzelliği filan değil. kendine bakmayan biriydi. pasaklı demek daha doğruydu sanırım. ama ne zaman kahve almak için makinenin oraya gelse bana bakıyordu ve bunu çaktırmadan da yapmıyordu.

    24 yaşındaydım ve her gün ölüm korkusuyla yaşayan biri olarak karşı cinsle ilişkimi sadece "merhaba'dan" ibaretti. kimseyi üzme hakkım yoktu. öleceğini bilen birinin bunu yapması en iyi tabirle bencilliktir.

    yine öyle bir anın ardından mail kutuma gelen bir mail ile sarsıldı dünyam. o ana kadar sadece ama sadece bakışmaktan ibaret olan ilişkimiz artık farklı bir boyuta geçmişti.

    "merhaba"

    sadece bir kelimeydi ve ben ona aralıksız on dakika bakmıştım.
    bir merhaba, bana düşler kurdurmaya yetmişti. onunla evlenmiş ve bir kedi beslemeye başladığımız ufak evimizde yaşlanmaya başlamıştık bile.. gözlerimizin etrafında her geçen yıl artan kırışıklıklardan kurtulamaya değil, onlardan daha çok yapmaya çalışıyorduk.

    biliyorduk ki her kırışıklık bir anı.
    her anı hatırlanmak, her hatırlanmak bu dünyada bıraktığın iz anlamına geliyordu.
    hayat gayemiz, para kazanmak, faturalarımızı ödemek, elimizde biraz para kalırsa yaz ayını bekleyip tatil gitmekten ibaretti.

    oysa insanoğlu olarak daha büyük gayelerimiz olmalıydı. bizim tek gayemiz ise sevdiklerimiz tarafından hatırlanmaktı...

    aslında içten içe herkes bunu yapıyordu.
    bu yüzden fotoğraf çektiriyoruz. hepimiz bunun için varız. ölümsüz olmak istiyoruz... sonsuza kadar yaşamak değil ölümsüzlükten kastım.

    sonsuza kadar hatırlanmak. çocuklarımız, çocuklarımızın çocukları, çocuklarımızın çocuklarının çocukları... benim büyük büyük büyük annem diye başlayan cümleler kursun istiyoruz. hayatta ki en büyük başarı işte budur. ufak bir azınlık tarafından yaşatılmak...

    bir "merhaba" ile başlayan yolculuğumuz bu sokağın ortasında bana sarılmasıyla son bulsun isterdim. her şeyi şu anda dondurmak. dudaklarını boynumda mühürlemek ve gittiğim yere götürmek. umarım cennete gidiyorumdur. o yanımda gelecekse daha azı olamaz...

    evlendim o adamla.
    ilk elimi tutan, ilk öpen, ilk seviştiğim ama her şeyden önemlisi beni gerçekten seven ilk yabancıyla..

    bunun ne demek olduğunu bilen var mı?

    işte bu his, bana yanında bir şey olmaz güveni... çikolata yediğinizde gerçekten böyle mi hissediyorsunuz? yapmayın!!
    hiç bir şey bilmiyorsunuz. canı yanan herkesin, babamın başvurduğu yola başvurması garip değil. bu kadar basit mi? hayat yaşamaya değer değil mi?

    bu soruya cevabım her zaman, her şeye rağmen!! evet olmuştur..

    tabi ki o benim kalbimi kırabilirdi. tekrar hastalandığımda gidebilirdi. ki bu şansı ona vermiştim de.
    onun cevabı çok sert oldu.

    "öleceğim" dediğimde.
    " hayır, benimle yaşayacaksın" dedi. çok mu klişe? siz gerçekten hiç bir şey bilmiyorsunuz!!

    klişe ; herkes tarafından kullanılan artık o durum için klasikleşmiş şeyler için söylenir. henüz 29 yaşında bir adamın, acılarla dolu bir yılın ardından son üç yılını geçirdiği karısını kaybedecek olması çok mu klişe?

    size en başında söylemiştim.
    okumaya bilirdiniz ama buraya kadar geldiyseniz bu sizin seçiminiz.
    kimseyi suçlamayın.

    evliliğimizin üçüncü yılının ortalarında bir sabah unutmuşken ölüm korkusunu, yine hissetmeye başladım. aslında korktuğum şey ölmek değildi. korktuğum şey, artık arkamda bırakacağım birinin varlığıydı. teşhis konduğunda tekrar, acılı bir gecenin ardından hastanedeki o rahatsız yatakta söyledim ona.

    "git! bununla yaşamak zorunda değilsin. benimle kalmanı isteyip, seninde bu acıları yaşamanı istemiyorum. bir mezara iki ceset sığmaz!"

    çok mu arabesk?
    size göre aşk fazla çikolata yemekle eşdeğer bir şey. o yüzden bu kısmı arabesk kalsın...

    elimi daha sıkı tuttuğunda bana anlatmak istediği bir şey olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım.
    başımda nöbet bekleyen ölüm meleğine bir şeyler anlatmanın derdindeymiş. ah kerem!!! benim güzel sevgilim...

    bu dünyada para harcamanın nedeni karşılığında bir şey elde etmendir.
    tatile gidersen rahatlamayı, yiyecek bir şeyler aldığında açlığını, bir araba aldığında keyfi satın alırsın. peki ya, sürekli sana encekte edilen ilaçlar bize ne kazandırıyor? fiziksel olarak acıyı azaltmanın dışında bir şey kazandırdığı yok ama doktorlara anlatmaya çalıştığım ve beni dinlemeyerek devamlı olarak vermeye devam ettikleri ilaçların asıl acımı dindirmeye yardımcı olmadığını öğretemedim.

    "artık o ilaçları istemiyorum" dediğimde,
    "nasıl hissettiğini biliyorum. ama bunlar senin yararın için" dedi doktor.
    "yararım için mi?"diye sorduğumda,
    "evet!" dedi tüm masumiyetiyle..

    ama bilmediği bir şey vardı.. benim acım, hastalığımın vücudumu kemirmesi değildi.. "yaşamamı sağlayacaklar mı? boynunuzu bükmeyin doktor, ben öleceğimi biliyorum. bunu en başından beri biliyordum . şu adamı görüyor musunuz? onun gözlerinin içini güldürecek bir ilacınız varsa, yan etkisi körlük bile olsa aldırmam içerim. böyle bir ilacınız yoksa çekin şunları kolumdan" dediğimde asıl içimi acıtan şeyi anlamıştı.. böyle doktorları seviyorum. işin sadece teorik yönünü değil, insani yönünü de önde tutanlara bayılıyorum.

    ne yaparsam yapayım, her geçen gün, onun gözlerindeki ışığın gitgide söndüğünü görebiliyordum.
    her gün, umudunu biraz daha kaybediyordu. benim gibi baştan kabullenmemişti ölümü. sevgi her şeyi iyileştirmez. sevgi sadece son anlarını daha güzel yaşamanı sağlar. benim yaşadıklarım gibi. hastane ve ev arasındaki yolculuklar yerini bir zaman sonra lunapark ve hastane arasında yolculuklara bıraktı.

    çocukken gidememiştim.
    ve o bunu biliyordu. aşk'ın gerçekten bir hormon olduğunu mu sanıyorsunuz?
    gerçekten aşırı derecede çikolata yemekten farksız mı? siz aşk nedir biliyor musunuz?

    size anlatmaya çalışayım;

    aşk, öleceğini bile bile onunla o yolda yürümektir.
    lunaparkta çocuk olmanı sağlamaktır. her gün seni oraya götürüp arayı kapatman için canını dişine takmasıdır. sen öldükten sonra seni hatırlamaya devam edip, unutulmamanı sağlamaktır. o gün gelip çattığında, tabutunuzun altına girip musalla taşının üzerine bırakıldığınızda, elini tabutunuzun üzerinde gezdirip, seni seviyorum diyebilmektir. o sesi duyacağıma eminim...

    aşk diye bir şey yok mu?
    siz, gerçekten hiç bir şey bilmiyorsunuz.
    5 -3 ... prif
  • eski sevgilinin doğum günü

    408.
    acayip yıllardı o yıllar..

    kendisi ile ilişkimiz, biraz zorlu, çokça kavgalı, fazlaca saçmaydı.
    ama olur öyle. bazı zamanlar aklınız ve kalbiniz birbirinden o kadar farklı şeyler söyler ki tam olarak hangisini dinleyeceğinizi bilemezsiniz. sonunda mal gibi kalırsınız ortada. geçmişe dönmeyi diler "bu hatayı hayatımdan silmem" gerek diye ağlarsınız. yetmez, kara kazanlara atıp, westerossokaklarında, shame shame diye bağırsalar, yüzünüze domates, kabak fırlatsalar yine de bu salaklıktan utandığınız kadar utanmazsınız..

    ben öyle ilişkilerin arkasından ağır konuşanlardan değilim.
    kimseye "zaten orospuydu" demedim. burada anlatıyorum çünkü, geriye dönüp baktığınızda komik olduğunu anlıyorsunuz.
    vakti zamanında sizi üzen tüm o günlerin aslında, altında yatanın komik sebepler olduğunu, gençlikte, ergenlikte verdiğiniz kararlara güvenmenizin doğru olmadığını anlıyorsunuz. zaten komik olan kısmı da o.. "ben bunu nasıl yaptım" diye düşündüğünüz an basıyorsunuz kahkahayı.

    son günlerde kendisi yine çok aktif.

    en son iki gece önce "en son doğum gününde sana aldığıma ama asla vermeyeceğimi düşündüğüm hediyeyi göndermek istiyorum" dedi.

    hediye almak güzeldir.
    yani mutlu eder insanı. "yok gerek yok zahmet etmişsin ama yollama" dememe kalmadan gönder tuşuna basmış. ertesi gün kargo geldi. geldi de nasıl geldi? karşı ödemeli geldi. bir insana doğum günü hediyesi gönderiyorsan kargoyu alıcı ödemeli yollamazsın... ama hep böyleydi bu kız.

    size sülalesini beslediğim zamanları anlatmış mıydım?
    evet anlattım!!! (bkz: hesabı erkeklerin ödemesi durumu/#37413012)

    daha öncede play station'ımı, yeni sevgilisine vermişliği olan bir kızdı.
    dahası mert denen sevgilisi terk ettiği günden beri de mesaj atmaya başladı. bu tipleri hiç sevmem. yani, ilişkisi varken yüzüne tüküren, bittiğinde ise o ben değildim diye insanlara oldum olası haz etmem... kargonun parasını ödeyip aldığımda doğum günü hediyemin, mert'e verdiği play station'ım olduğunu görünce kabul ediyorum biraz sinirlendim (play station hikayesi için ;
    (bkz: eski sevgiliyle buluşmak/#37314994))) tamam tamam çıldırdım.. telefon açıp bir güzel sövdüm ama hıncımı alamadım.. sizde alamazsınız.

    artık ok yaydan çıkmıştı.
    bir kargo poşetinin içine, christian grey malzemelerinden bolca doldurup, ödemesi peşin, isim hanesine de mert yazarak yolladım..

    şirketin içinde o kargo poşetini açmasını nasıl bekledim anlatamam...
    telefonum çaldığında zevkten kuduruyordum. bana sövmeye çalışırken arkadan gelen kahkaha seslerini duydukça ne dediğini duymuyordum bile..

    mesaj attı telefonu kapatıp "allah belanı versin" yazmış.
    "bela okuma hayvan" dedim. "kukun bitlesin emi" diyerek kapattım mevzuyu. ama iki gündür aşırı mutluyum.

    konu eski sevgilimden açılmışken anlattığım bir kaç komik hikayeyi paylaşayım.

    (bkz: cep telefonuna sevgili ismini kaydetme biçimleri/#37376411)
    4 ... prif
  • sözlük yazarlarının itirafları

    170429.
    buraya gece on ikiden hemen sonra yazılıyormuş sanırım ama ben kaçırdım o treni.

    o yüzden başka bir şey söyleyeceğim.
    ben misafirlikte sıçamıyorum...

    bir zamanlar trabzon'a o zamanki sevgilimi görmeye gittim.
    üç-dört gün kalacaktım. bir, iki gün iyiydim ama sonra boşaltım sistemim "heh şimdi içeri doğru sıçacazzzz!!" çığlıkları atıyor. kız arkadaşımın evine sıçamadım...

    evin yakınlarındaki camiye gidip bıraktım kuzu kuzu..

    bundan onun haberi yıllar sonra oldu.
    ve o zaman mesaj atıp "sana inanmıyorum" dedi.. lan biz ayrılalı dört sene olmuş, inansan ne olur inanmasan ne??
    öyle garip bir kızdı. hatta doğum günümde almadığı hediyeleri, ayrıldıktan sonra yollamışlığı var..

    salaktım biliyorum.
    7 ... prif
  • can sikacagi

    311.
    tam tamına 8 yıl olmuş.

    sekiz koca yıl...
    iş icabı cehennemin dibine gittiğinde bile görüşmeyi kesmemiş biri olarak hayatımda iyi ki var dediğim insanlardan.. canı sıkıldığında -ki can sıkar cidden- mesaj atıp yürür..

    öyle komik diyaloglar olur ki sıkıntın varsa unutursun.
    mutluysan, mutluluk katar.

    bir ara bununla altlı üstlü komşuyduk.
    ben üst katındaydım bu alt katımda. çok ses yapıyoruz diye kalkar gelirdi eve. gecenin ikisinde rem uykusuna yeni geçmişken gelir uyandırırdı bizi. uyurken nasıl gürültü yaptığımızı sorduğumuzda cevapsız bırakırdı. tam üç sene komşuyduk. üç sene boyunca neredeyse her gece geldi. gürültü bahanesi ile buzdolabında ne varsa o akşama özel alıp yedi..

    bir gün, doğum günü için aldığımız pastayı götürmüşlüğü var.
    insan bir tam pasta yer mi? yer arkadaşım yer!!!

    o apartmandan taşındıktan sonra baktım ki para artıyor.
    eksik bir şeyler ödüyorum herhalde deyip iki kere kontrol ediyorum ama yok.. sonra anladım ki ben bakıyormuşum kerataya. evin bir kızı da oymuş.. dm'den yürümeye başlaması yetmediği gibi nick altından da yürüyor. bu aralar iyi yürüyor zaten. tatil yaramış.. neyse, lafı çok uzattım.

    sekiz senelik can ciğer arkadaşım.
    mesafelerin ve zamanın ayıramadıklarından.
    5 -5 ... prif
  • selia

    1439.
    Bir an hesabı hack'lendigini düşünüp heyecanlandım ama öyle değilmiş, tepki olarak yazıyormuş...
    4 ... prif
  • 90 ların özlenenleri

    142.
    bu dönemin tümünü özlüyorum ben...

    evet, ülke olarak kötü günler geçiyorduk.
    ekonomik kriz üstüne kriz yaşıyorduk. paramız çöp olmuştu. alım gücü sıfırdı ama kalite vardı.. okuduğum, izlediğim, dinlediğim her şey çok iyiydi..

    ülkeler, geçmişlerinden her zaman daha iyi olurlar gelecekte.
    biz ise geri gitmeyi başarıyoruz ne yazık ki!!! siyasetten hoşlanmam. öyle tenkit edip, işte bu şunların eseri diyecek de değilim. onu başkaları mutlaka söyler. söylemeli de ama şu noktada 90'ları özlememek mümkün değil...

    dostluk, arkadaşlık her şey çok başkaydı.
    seks bile...

    bunlara bir kenara bırakıp şunu söyleyeceğim.
    yozlaşıyoruz. kalitemiz git gide seviye atlayacağına düşüyor.

    mesela tarkan'ın şu şarksını herke sever..

    https://www.youtube.com/watch?v=qj4OuC91ZVw+

    salına salına sinsice..

    bu klipteki kız transparan bir elbise ile geçmişti kamera karşısına...

    90 ların özlenenleri

    bu klip herhangi bir sansüre uğramadan yayınlandı televizyonda.. bugün ise şampiyonlar ligi maçının özetlerini şu şekilde izliyoruz...

    90 ların özlenenleri

    nereden nereye değil mi???

    mizah anlayışımız çok daha ileriydi..

    siyasileri eleştiren, politik bir şov yayınlanıyordu. şimdi biri yapsın bakayım olacak o kadar'ı ne oluyor?
    tam on dokuz tane örgüt ile bağlantısı olduğu iddia edilir.

    90 ların özlenenleri

    şu dizilerdeki mizahı bulabiliyor muyuz artık??

    90 ların özlenenleri
    90 ların özlenenleri
    90 ların özlenenleri

    atv'de yakın dostlar diye türkçe dublajlı friends izlenirdi.

    https://www.izlesene.com/...tlar-atv-dublajli/9213286

    bunların hepsi, şeytani mason localarının yayınları..

    komedi dizilerini geçtim.. efsane diziler vardı.

    90 ların özlenenleri
    90 ların özlenenleri
    90 ların özlenenleri
    90 ların özlenenleri
    90 ların özlenenleri

    çekim kalitesi kötüydü belki ama hikaye örgüsü vardı.. oyunculuk vardı.

    peki ya filmler??
    sinema daha iyiye mi gitti daha kötüye mi?

    tatar ramazan, gölge oyunu, istanbul kanatlarımın altında (osmanlı eleştirisi içerir. aman tanrım günümüzde çekelim tekrar... ) eşkiya (büyük harflerle yazmak isterdim), hamam (şimdi göt ister eşcinsel hikayesi çekmek), mum kokulu kadınlar (bu filmin sansürsüz gösterildiğini bilirim. şimdi bırakın sansürü yayınlanmaz bile), gemide, lalelide bir azize, her şey çok güzel olacak (şimdi bu kadar iyi film yapamayan bir cem yılmaz var), masumiyet, ağır roman (bu da sansürsüz yayınlanan bir film)...

    şimdi ki filmlere bir göz atın..

    recep ivedik, cumali ceber filan..

    peki ya müzik???

    buraya yazmakla bitmez o kadar güzel şarkı var ki???

    bugün ise şampiyona şeker var.. sayın seyirciler var.. prenses var... var oğlu var.

    işte 17 sende geldiğimiz yer böyle...
    allah beterinden saklasın demeyi çok isterdim ama biliyorum ki beterin beteri olacak.. ülke hızla, birinci dünya savaşı öncesi cahilliğine doğru yol alıyor. ve göz göre göre yobazlaşıyor, yozlaşıyor, etnik kimliğimizi kaybedip araplaşıyoruz. bunun sonu kötü.. çok ama çok kötü..
    13 -1 ... prif
  • ruhsar

    229.
    bu dizideki mizaha bakıyorum.. bir de cumali ceber'e bakıyorum ..

    ulan, millet ileri gider, gelişir bizim eğitim sistemi yerlerde olduğu için mizah anlayışımız buralara geldi..
    ruhsar'dan, kaygısızlar'dan, sıdıka'dan geldiğimiz seviyeye bak.

    ülke resmen geriye gidiyor resmen.
    4 -1 ... prif
  • serenay aktaş

    265.
    salak ama güzel kız kontenjanı için biçilmiş kaftan.
    3 ... prif
  • selçuk inan

    2634.
    kulübün git baskısını kırmaya çalışıyor.

    derdi kesinlikle para değil.
    selçuk'u savunmak gibi olmasın. aşağı yukarı benzer ücreti trabzonspor ödeyebilir.
    onların bir ilgisi var ama selçuk trabzonspor'a dönmek istemiyor. burak'ın etkisi var... bu baskının altından kalkmaya çalışıyor ama işi zor. yönetim'de yeni gelecek transferlerle birlikte maaş toplamını 65'in altında tutmanın peşinde.

    transfer sezonunun sonunda çok ilginç şeyler olabilir.
    2 -1 ... prif
  • sinan gümüş

    318.
    evet gitmek istiyor..
    çünkü menajeri parasız kaldı. yaptığı iki yatırımın geri tepmesi ile oyuncuyu satıp komisyonu ile rahatlamanın peşinde.

    hala kulübe gelen bir teklif yok.
    benfica haberleri yalan. menajeri benfica'ya bonservis için güvence vermişti. ancak galatasaray tok satıcı ve 6,5 milyon euro'dan açtılar kapıyı.. bunu da menajeri olacak salağa söylediler. ama bu parayı sinan'a verecek tek bir kulüp bile yok. 4,5 -5 milyon aralığında bitebilir tabi biri bu parayı verirse..

    eğer giderse transfer gelecek forvete.
    2 -1 ... prif
  • kwadwo asamoah

    21.
    juventus, bu saatten sonra rotasyon oyuncusu bulmanın zorluğuna dikkat çekip galatasaray'dan fahiş bir bonservis talep ettiği sol bek, sol açık, sol iç, winger back, orta saha oyuncusu...

    ahmet bulut ve tudor ilişkilerini kullanıyor.
    ahmet bulut'un bu transferi galatasaray'ın istediği şartlarda bitirmesi (5 milyon euro bonservis) durumunda arda turan gündeme gelecek. terim'e giden teklif, aykut kocaman - daum mevzusu gibi olacağı için terim sadece bir kaç maç takımın kaybetmesini bekleyecek gibi..

    dursun özbek'in "tudor'u olaylı aldık. şimdi 6 ayda kovarsam olmaz hocam. gel takımın futboldan sorumlu tek adamı ol. zaten yapamazsa tudor, kulübe senin" dediği bir gerçek. terim'in aykut - daum gibi olmak istemediğini biliyorum. birde tudor'un ayağını kaydırdı denmesini istemiyor. bekleyip ilk defa sezon ortasında takım alabilir.. ilginç bir sezon bekliyor.

    transferin olma olasılığı an itibari ile yüzde 51.
    4 ... prif
  • sofiane feghouli

    64.
    resmen galatasaray'ın futbolcusudur.

    sağ kanadı tamamladı yönetim.
    sol kanat için arda-ribery isimleri var.. tam bir patron çıldırdı durumu yaşanıyor.

    edit : kırılganlığı arkasında bek'e bağlı olan oyuncu. mariano ile çok iyi bir ikili olması kuvvetle muhtemel.
    5 ... prif
  • arda turan

    7423.
    barcelona kariyeri an itibari ile resmen bitmiştir.

    aziz yıldırım'ın bir hamlesi olduğu konuşuluyor.
    arda galatasaray'ın durumunu beklemeye geçti. ahmet bulut'un asamoah için juventus'la görüşüyor olmasının arkasında arda transferi mevcut.

    terim'in cevabına göre arda için girişimde bulunacaklar.
    arsenal ve ya onun ayarında hiç bir kulüpten teklif almadı. istediği paraları çin verebilir ki burak geri döndüğüne göre gitme şansı sıfır.. galatasaray terim ile anlaşırsa arda'nın gelmesi zor. bu yüzden bu transfere göre terim mi? arda mı? tercih ediliyor kulüpte onu göreceğiz.

    edit : yönetim içindeki terim karşıtlarının başkandan habersiz iş yaptığının haberleri dolanmakta. (kulüp içinde) arda transferini belli bir noktaya getirip hatırı sayılır kişilerden tek telefon ile hem arda'yı takıma katacaklar hemde terim'in önünü kesecekler. her zaman derim... galatasaray'ın en büyük düşmanı liselilerdir...
    5 ... prif
  • galatasaray

    18881.
    transfer için hangi oyuncuya gidilse city, psg muamelesi gören takım.

    kime el atılsa, kime teklif götürülse kulübü de, oyuncu da fahiş fiyatlar istiyor.
    aynı lig'de başka bir takıma daha ucuza gidiyor. ve ya kulüp bonservis için kolaylık sağlıyor..

    mesela imbula.
    galatasaray'dan 18 milyon isteyen stoke (ki bundan bir peni aşağı inmediler) monaco'dan 10 milyon euro istiyor.. asamoah transferininde gerçekleşmeme sebebi sadece bu.. kulüp çok zenginde bizim mi haberimiz yok?
    3 ... prif
  • patronun sevişmesine yardım etmek

    1.
    şu üniversite mezunu olma işini hiç anlamam.

    benim pek işime yaramadı belki ondandır.
    fizik bitirip ne olmayı umduysam artık.. aslında fizik okumaya şu back to the future'ın çizgi filmlerinin sonunda yapılan ufak deneyleri izledikten sonra karar vermiştim. aklım sıra zaman makinesi yapacak, sokakta beni döven mahallenin piçlerinden intikamımı alacaktım.

    ne zaman dayak yiyeceğimi anlasam kimsenin girmeye götünün yemediği çamlıktaki boş eve girer arka kapısından çıkardım. sonrada eve kaçar iki gün sokağa çıkmazdım. ilk kavgamı lise yıllarında yaptım. güzelde bir dayak yedim. o günlerde kızlara olan ilgim ve alakam üst seviyede. hormonlar var. şu küçük cep boy, üzeri tamamen siyah poşetle kaplı porno dergilerini alıp, kadın anatomisinin incelikleri üzerine master yapıyorum ama her bilim insanının yaşadığı sorunu yaşıyorum. pratik bilgi..

    işin teoriği tamam ama hiç bir şey kitaplardaki gibi olmuyor.
    o günlerde sürekli bana bakan, aynı otobüste gidip geldiğimiz gonca isminde bir kız var. deli gibi bakışıyoruz. birbirimizi gözlerimizle soyup, gördüklerimizden utanıp kafamızı çeviriyoruz. gonca ile olan münasebeti ilerletip, ilk göğüs nedir, ne kadar yumuşaktır, ne kadar sıcaktır, dokununca nasıl hissettirir deneylerini yaparken anladım ki bu iş bizim erkeklerin abarttığı kadar mühim bir şey değil... tabi gonca'nın abisinin "siz kardeşimle çamlıkta ne yapıyordunuz?" sorusuna verdiğim cevap sonrası yediğim yumruk ile anladım ki dürüst cevaplar hiç bir zaman işine yaramıyor.

    hayatım boyunda dayak yemiş bir insan olarak, dövülmenin hazzının çok farklı olduğunu söyleyebilirim.
    zaman içerisinde tecrübe kazanarak, nereleri korumanın ertesi gün okula giderken rezil olmamanını sağladığını öğrendim. değişik savunma sistemleri geliştirdim. bazı zamanlarda bir çok yumruk, sayısız jeki çen tekmesini herhangi bir ağrı olmadan yemeği öğrendim. benim gibi kavga etmeyi bilmeyen çocuklara "on derste nasıl dayak yenir" adlı kurs veriyorum, mezun olanlara diplomalarını taktik ediyorum, para kazanıyorum.

    bu esneklik, tüm yaşamım boyunca nice badireleri yara almadan atlatmamı sağlamıştı.

    işte, fizik okuyup bir firmanın muhasebe bölümüne geçişimde bu esneklik sayesinde oldu. her ortama ayak uydurabilen bir bukalemun gibi, yıllarca çalışmasının karşılığını alan bir ninja gibi etrafımdaki her ortama ayak uydurabiliyordum. ve hayattaki en önemli dersi daha çocukken gonca'nın abisi fırat'tan yediğim dayak ile öğrenmiştim... "götün sıkışıksa doğruyu söyleme"...

    doğru söyleme olayı için şunu söylemeden edemeyeceğim.
    ben çok dürüsttüm. öyle ki sevgilimin birine "sana artık aşık değilim" dedim, suratıma sıcak çayı boca etti. başka birine "ilişkimiz artık sadece cinsel olarak devam ediyor ben bunu istemiyorum" dediğimde başımdan aşağı köstebek pasta döktüler. yani dürüstlük iyidir de bunu kaldırabilecek insanoğlu sanırım henüz dünya üzerinde yok.

    fırat bunu bana uygulamalı olarak göstermişti ama annemin "her zaman doğruyu söyle" telkininden kendimi bir türlü alamıyordum. ta ki o güne kadar... dürüstlüğün para etmediği bir dünyada, yediğim tüm kazıkların başıma bundan geldiğini anlamış biri olarak, stanley ipkiss'in maske bulmuş haline dönüşmem az kalmıştı. bana bu dünyadaki en önemli şeylerden birini öğreten benden çok daha büyük olan bir kadındı. evet sevişmeyi c. grey gibi yaşça büyük bir ustadan öğrenmiştim. yıllarımı onu tatmin etmeye uğraşarak geçirmiş, başaramadığım zamanlarda kendi kendime çalışmış, yine denemiş, yine yenilmiştim. sonunda, terli bir yaz akşamında, gurur vesikası iniltiler eşliğinde döngümü tamamlamış ve de diplomamı almıştım. o günden sonrada benim için hiç bir şey eskisi gibi olmamıştı zaten. barda o günleri unutmak, kafamdan bu düşünceleri atmak için oturuyordum.

    yanıma yaklaşan, gördüğüm en güzel gözlere sahip lana'yla tanışınca işler biraz değişti.
    lana, yarı türk, yarı rus bir ailenin üç kızından biri. babalarının buradaki tekstil fabrikalarındaki ortaklığı sayesinde ilk ve orta öğretimi burada tamamlayıp, londra'ya doğru yol almışlar. yani zenginler.. para bok anladın mı? ben ise sıradan bir muhasebeciğim. son günlerde onlar kendilerine "şey, ben finans direktörüyüm" deseler de götü boklu muhasebecisin işte.

    kız, son derece nazik bir tavırla yürüyor bana.
    o bana bir adım geliyor ben ona on adım atıyorum. yürümüyor usain bolt gibi yardırıyorum. kız mesleği sorunca "finans direktörüyüm" çıkmadı. hayatta öğrendiğim ilk kural neydi? "yalan söyle"... yalan söyledim... sigorta şirketlerim var dedim. "aa çok güzel" diye devam etti. sohbet salakça bir şekilde uzuyordu. bu durumların meali "sevişmek için senin evine mi gidelim benim evime mi?" benim evime gidemeyiz, çünkü annem börek yapmış bekliyor. kızın evine gidemiyoruz çünkü sebebini bilmiyorum ama teklif etmediğine göre onunda annesi börek yapmış. en güzel fikirler çaresizliğin arkasından gelirmiş. patronun evi boş. aha! adam yurt dışında. tamam oldu bu iş...

    "istersen benim evime geçelim ne dersin?" dedim.
    kız gülümseyerek "harika olur" dedi. "evde kedi var ama korkmazsın değil mi?" diye sordum. "bayılırım kediye" dedi. o kediler yüzünden anahtarım var zaten. içimden keratalara kalkan balığı alayımda yesinler" diye geçiriyorum. taksi çevirdik ve patronun evine gittik. kapıyı açarken biz öpüşmeye başlamıştık bile. miyav sesleri eşliğinde girdik eve. iki gündür uğramıyordum eve ki bunu belli edecek kokuda ortaya çıkmıştı. kız buna aldırış etmeden öpmeye devam etti. lana bir araya dudaklarını ayırıp, "yatak odası nerede" dedi?

    yukarıyı gösterip öpüşmeye devam ettik.
    merdivenleri bir bir çıkarken üzerimizden de bir şeyler eksiliyordu.
    yatak odasına gelip yatağın üzerine bırakınca fark ettim ki yatak boş değil... lamba açılınca, patron karşımda duruyordu. lana yarı çıplak, ben ise boxer'ını örtmeye çalışıyordum...

    "babam lana" dedim.
    yalan söyleyeceğim kardeşim. bitti benim için dürüstlük. patron bana "ne diyorsun amk?" der gibi bakıyor, sinir küpü kesin sikecek. mecaz yapmıyorum gerçekten sikecek... lana utanarak koşarcasına çıktı odadan. patron ise bana bakıyor. adam açıklama bekliyor ama bende tık yok. aşağıya koşar adım bende indim ki lana telefonlar konuşuyor. "Ablasına beni alır mısın?" diyor ki adresi istiyor benden. amk evin adresini bilmiyorum ki.. buzdolabının üzerindeki faturalardan birinden adresi okuyorum kıza...

    kızın ablası yakındamış ki bir kaç dakika içinde kapıya geldi.
    bizim patron ise robdöşambr'ı ile indi. ablası aşağıda bekliyor kız özür üzerine özür diliyor.. patron'dan beklenmeyecek bir hareket ile kızın ablasını davet etti. "böyle olmaz, madem oğlumun arkadaşısınız lütfen!" diye ısrar etti. o ısrarı, nezaket ile birleştirip, allayıp pullayınca, kız kabul etti.

    abla yukarı bir geldi ki sormayın gitsin..
    patron kulağıma "hadi yine iyisin" diyerek, yırttın amk! demek istiyordu. sürekli kızların "ya çok genç görünüyorsunuz. baban çok genç yha" lafları ile patron mest oluyordu. götü arşa değecekti. pezevenk bir ara lana'nın ablasına "bunlar biz yalnız bırakalım demesiyle salonda yalnız kaldık. lana "ablam olgun erkeklerden çok hoşlanır. babana bayıldı" demesiyle anladım ki dürüstlük boktan bir şey...

    sabah kalkıp kahvaltıya giderken patronun yüzünde gülücük eksik olmuyordu.
    ve ne soruyorsak, soru ile cevap veriyordu...

    (bkz: ayvalıktaki yazlığı satıcam)
    7 ... prif
  • sütyen kopçasını 3 saniyede tek elle açan erkek

    59.
    bir defa sutyenden anlamanız gereken olay.

    sonra kızla öpüşürken elinizi arkaya götürüp, kopça ararsınız.
    kız dudaklarınızdan ayrılır ve "aradığını orada bulamazsın" der. sizde "ne diyorsun yavrum sen" bakışı atarsınız. kız elini göğüslerinin arasındaki kopçaya götürür ve "heee orada mıydı o amk? " diye bakarsınız.

    ama olay bitmiştir artık.
    başarısızım ben diye iç geçirirsiniz. one night stand'ı bile beceremiyorum diye hayıflanır, geceleri uyuyamaz olursunuz...

    (bkz: ben değil bir arkadaşım)
    10 -2 ... prif
  • çirkin erkeğe aşık olan güzel kız

    68.
    hayatta yapmayacağım şeyler var.
    herkesin sınırları olduğu gibi benimde var.
    mesela kimseye asılmam.

    zaten " asılma " kelimesine karşı inanılmaz bir antipatim var. anlamı bir defa olaya uygun değil. yani, birinden hoşlanıp ona ilgini göstermek neden kötü bir şey olsun ki. ama " asılmak " kelimesi yapılan şeyin kötü olduğunu anlatmak için değil, eylemi yapan kişinin çirkin olduğunu anlatmak için var. yoksa brad pitt'in yaptığı şey asılmak değil, hoşlandığını belli etmek..

    neyse, benim sürekli gittiğim bir kafe var. yemeklerini ve personelini seviyorum.
    tabi sürekli müşteri olunca oranın sahibi gibi davranabiliyorum. çirkinliğimi unuttuğum bir yer.
    bir kaç hafta öncesine kadar kapının girişinde yer gösteren kız oradan emekli olur diye düşünüyordum. ancak öyle olmadı. yerine gelen kızı görünce ilk kez bir atasözü için "yerini bulmadı" dedim. gelen gideni aratmamıştı. hatta öyle ki yeni kız miranda kerr'in bursa fatih sultan mehmet şubesi...

    bir kaç kez gidip gelince mekana iyice samimi olmuştuk.
    artık şu bardan kız kaldırma hikayelerinin gerçekliğini test etme imkanı bulabilirdim.
    bunun için gerekli her şey vardı. güzel bir kafe, güzel bir kız ve ben... bu denklemdeki şaibeli tek şey bendim.

    şu anlatılan "barda kız tavlamak" hikayelerini dinleyerek büyüdüm ben.
    dayım her gece bir tane anlatırdı. öyle bir anlatırdı ki sanırsın bu adam kaportacı değil donald trump.
    hiç bozmadım ama onu. "ya bırak dayı allasen" demedim. hep dinledim, güldüm. bazen iki kere anlatırdı ona bile ses etmezdim. ama inanmazdım da. çünkü bara biri ile tanışmak için gitmek, galatasaray forması ile şükrü saraçoğlu tribününde oturmak gibiydi benim için. en iyi arkadaşı sağ eli olan bir adam için risk buydu.. ama anlattığı hikayeleri sevme nedenim, kim olduğunun, parasız olmasının ve ya über yakışıklı olmamasının hiç bir öneminin olmadığını anlatmaya çalışmasıydı. hikayelerdeki adam her şeyi yapabilirdi. bende bunu seviyordum.

    tabi siz siz olun sakın arkadaş gazına gelmeyin.
    ben kolay gaza gelen biri değilim ama o akşam gaza gelmeyi de istediğim için "ne olacaksa olsun lan!" diyerek aldım elime kalemi. kapıda ki miranda kerr'e bir şeyler yazdım. sonra da, her şeyin cornetto reklamındaki gibi olmasını umdum. hani şu yalın'ın var ya!

    otobüste birbirini görüp her yerde birbirini arayan çiftin olduğu klip.
    heh işte! o klip. sinir oluyorum o klibe. resmen, insanları kandırıyor. hiç gerçekçi değil bir kere.
    bir ara pepsi reklamı vardı. aysun kayacı oynuyordu. öpüşüyordu filan. bir adam dava açmıştı. " bana vaat ettikleri gerçekleşmiyor, aysun beni öpmüyor " diye. hakimde pepsi'nin parasının iade edilmesine karar vermişti. emsal teşkil ediyordu dava. bende dava etsem bunları kazanırım amk. böyle yalan dolan bir şey görmedim. ne zaman izlesem küfür ediyorum klibi yazana.

    her neyse, kızın karşısına geçip "sizin için bir şeyler karaladım" dediğimde suratıma bakıp, "iyide arkadaşım ben sana karala dedim mi? " dedi...

    o ana kadar maçın son penaltısı için topun başına gelen lothar matthaus gibiydim. kendinden emin, kazanacağından hiç şüphesi olmayan. ama aramızda geçen bir dakika içinde bir efsaneden başka bir efsaneye dönüştüm. artık sabri sarıoğlu'ydum...

    o an anladım ki barda birileri ile tanışıp sevgili olanlar, zaten bunun için oraya gidenlermiş.
    o hikayeler, " komodinin üzerine üç beş bırak rıza " diyenlerden farkı olmayanlar için geçerliymiş meğer. üniversiteye gitmeden önce söylenen " orada kızlar teklif ediyor " yalanı gibiymiş. dışı janjanlıymış ama içi mayın tarlası gibiymiş. kızarmış biber yerken acılısına denk gelmek gibiymiş. tuvalete girip her şey bittikten sonra tuvalet kağıdının olmadığını fark etmek gibiymiş. dışarıdan bir şey olmamış gibi ama içeride her şeyin kırılması gibiymiş meğer...

    böyle anlarda, bir an önce kaçma isteği oluyor oracıktan.
    hatta ayak dibine bir mezar kazalım da beni oraya gömün diyesi geliyor insanın.
    öyle bir rezillik ki o, gezi olaylarında polisten öyle kaçmadım ben.

    bu olaydan, bir kaç gün sonra bir mail aldım miranda kerr'den.
    o gece için özür dilediğinden, benden önce "sarkıntılık" eden biri olduğunu onun hıncını benden çıkardığını anlatmış uzun uzun. eline tutuşturduğum hikayeyi okuduğunu ve buluşmak istediğini söylemiş. o an yazının sonunu okumak için bende gerekli türkçenin var olmadığını anladım. güzel bir kızın elinden çıkan cümlelere gözümde alışık değilmiş..

    kendi kendime harflerin yer değiştirmesi ile gözümün karardığını anlamam arasındaki bir kaç saniye de kızın elf olabileceğine olan inancım çok kuvvetliydi. o akşam buluştuk. saatlerce konuştuk, koluma bile girdi. ayrılırken yanağıma kondurduğu buse yüzünden iki gün yüzümü yıkamadım.

    ve anladım ki ;
    bu hayat çirkinler için gerçekten çok çirkin değilmiş...
    4 -2 ... prif
  • hesabı erkeklerin ödemesi durumu

    116.
    bursa'nın en sevdiğim yeri bir zamanlar altıparmak'tı...

    istediğim, aradığım her şeyi orada bulabiliyordum.
    sinema için burç sineması, yemek için sıralı büfeleri, giyinmek için mağazaları, içmek için arap şükrü'yü bir arada bulduğum tek yerdi... lise yıllarında da, okuldan kaçınca karnını doğurduğun iki yer vardı.ya çağdaş'a gidip kumpir yiyecektin ya da abdal'dan simiti alıp sarayönüne çıkacaktın. yıllarca bu ikisi arasından mekik dokumuş biri olarak çağdaş her zaman favorimdi. ta ki onunla tanışana dek...

    ortak arkadaşlar aracılığı ile tanışan biri çifttik.
    arkadaş dediğimiz şu "ay siz birbirinize çok yakışırsınız" diyenlerden.
    tabi birde "nermin'in bir arkadaşı var hacı tam senlik" diyenlerden de olabilir...
    ikisi de aynı kapıya çıkar aslında. o nermin'in arkadaşı ile tanıştık. uzak mesafe ilişkisine ilk adım attığım zamanlardı.

    burası kamu spotu gibi olacak ama gençlerimiz, çocuklarımızı uyaralım...

    --kamu spotu--
    uzak mesafe ilişkisinin zararlarını anlatalım. yok işte biri insanı sevince aradaki mesafe sadece sayılardan ibaretmiş filan.. bırakın kardeşim edebiyatı. eziyet amk! eziyet! terfi alırsın, paylaşacaksın

    "alo! şebnem, terfi aldım"
    "çok sevindim aşkım, ben seni arayım mı? sınava giricez"..

    sonra, boş sokaklarda terfi kutlarsın.
    yaşadık olum biz bunları, yapmayın diye söylüyoruz. azıcık ciddiyet, başka bir şey değil!!!

    --kamu spotu--

    sevgili şehir dışında olunca, böyle bayramlar, tatiller ayrı bir önem kazanıyor.
    ama dışarı çıkarken türk aile örf ve adetlerine uygun olması içinde kız tek başına çıkamıyor.
    yanına mutlaka ufak kardeş, itelenir. bizde durum biraz daha farklıydı. kız kardeşin yanına, kuzen, kuzenin kardeşi, tanışmaya vesile olan arkadaş, o arkadaşın erkek arkadaşı, onun kuzenleri filan derken, ufak çaplı bir kabile ile birlikte geliyordu. iki satır özel şey konuşamazdın amk!

    yakın bir arkadaşım hep der..
    "bunlara verdiğin parayla bademli'de villa alırdın" diye...
    bir ara o kadar çok para harcamıştım ki, hep içeriden yedim. o günde farklı bir şey olmadı. kabilenin karnı aç, biri dedi ki "canım acayip kumpir çekti".. hemen yapıştırdı sevgili "çağdaş'a gidelim" diye heh dedim prif şimdi onlar kumpir yerken sen git kredi çek aşağıdaki yapı kredi'den lazım olacak çünkü, bariz belli.

    böyle durumlarda kızın cevval olmasını beklerim.
    niye kabile ile birlikte geziyoruz çünkü. kuzeninin, erkek arkadaşı "abi ekstra malzeme istiyorum" ben dedi...
    içimden "bok ye" dedim. adam biliyor cebinden tek kuruş çıkmayacak, siparişi ona göre veriyor pezevenk. bu adam cebinden para çıkmasın diye yaz günü grip oldum diyen adam.

    yapacak bir şey yok derken, küçük kardeşi (bu arada üç kardeşler.. ikisi kız biri erkek) tutturdu, döner diye..

    kumpir yemeğe gelmedik zaten oraya, sevgili ile aramız limoni olmasının nedeni de bu zaten...
    evlenmeden aile sahibi oldum amk!! gittik iki aşağıdaki dönerciden döner kestirdik, dürüm yaptırıp 11 yaşındaki velete verdik. kumpirler geldi, bir güzel yendi, çıkarken de "enişte sen halledersin" dedi bol malzeme isteyen pezevenk. "enişteni sikeyim" dedim kasadaki kız duydu bunu, kahkaha atacak belli ama kasıyor kendini.

    az evvel kumpirciyi dolduran ne kadar adam varsa hesap ödemeye gelicen toz olmuş.
    kimse yok etrafımda. kasadaki kız bana bakıyor acıyan gözlerle. ben ona bakıyorum yorgun* gözlerler. sonunda 152 tl hesap çıkardı. gözlerime inanmadım. kız hesabı söylüyor ben kulaklarıma inanmıyorum.

    seda sayan'ın şarkısındaki gibi kız 152 tl diyor ben "bir daha söyle" diyorum.
    "o kadar şeyi biz mi yedik" dedim yine dışımdan, kimsenin duymaması gereken şeyleri böyle dışımdan söylüyorum bazı zamanlard... "maalesef" dedi kız. halime o kadar acıdı ki dükkan onun olsa almayacak hesabı.

    üzerimde tam 175 tl var.
    152 tl'sini bırakıp arkama baka baka ayrıldım çağdaş'tan...
    o gün yemin ettim bir daha kumpir yiyeni sikeyim diye. o gün bugündür yemiyorum.

    dur daha bitmedi..
    bir bayram sabahı aradı sevgili beni. "buluşalım mı?" dedi.
    "bende tamam" dedim. görgü kurallarına göre kaç kişi geleceksin yarrram ona göre banka soyacam denmez. demedim de zaten. bir geldiler, kazakistan'dan akrabaları ile birlikte...

    heh dedim! anadolu bitti, sıra orta asyayı doyurmaya geldi.. evet, evet yine hesabı ben ödedim...
    rekor bu gruptaydı... adam benim sayemde villa aldı bademliden. arkadaş haklı yani...
    24 -2 ... prif
  • galatasaray taraftarı

    4884.
    galatasaray taraftarı

    galatasaray taraftarı

    galatasaray taraftarı

    bu da mı gol değil??

    edit : o değilde şöyle bir üç dört sene daha seri yakalasa iki rakibinin toplamı kadar kupası olacak takım.
    yuh amk!
    5 ... prif
  • yeni şeyler getiriyorum